SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- DİN SAVAŞLARI MI, MEDENİYETLER ÇATIŞMASI MI? İŞTE YANITI..

Ana Sayfa » GÜNCEL » SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- DİN SAVAŞLARI MI, MEDENİYETLER ÇATIŞMASI MI? İŞTE YANITI..

28.03.2019 - 9:21

Sönmez Çetinkaya

Sönmez Çetinkaya

yazarın tüm yazıları
SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- DİN SAVAŞLARI MI, MEDENİYETLER ÇATIŞMASI MI? İŞTE YANITI..

Hatırlayacaksınız! 

İki hafta önce Yeni Zelanda’da meydana gelen katliam hakkında olayın hemen ardından yazmıştım. Bu menfur saldırının, saldırgan tarafından haçlı seferi olarak algılatma çabalarının da, Müslümanların da bu şekilde düşünmesinin de doğru olmadığı konusunda bazı tarihçilerin görüşlerine yer vermiştim.

Bu yazımda konuyu din, dinin siyaseten araçsallaştırılması ve bunlarla ilgili olarak batının bazı çevrelerinde ortaya konmuş bazı görüşlere de değinerek biraz daha açmanın yararlı olacağı kanısındayım.

İddialı bir yaklaşım olacak ama, 21.yy’ın ilk çeyreğini geçmek üzere olduğumuz şu zamanlarda dünyada olan bitenlere şöyle kuşbakışı bakıldığında, insanlığın anlamlı bir bölümünün ‘din ‘ olgusunu hala yerli yerine oturtamadığı görülüyor. 

Hala, bir ölçüde kabile düzeninden kurtulamamış, doğal kaynaklar zengini ama ilkel bazı toplumları bir yana koyup, gelişmiş olduğu kabul edilen birçok ülkeye dikkatimizi çevirdiğimizde, dini fanatizm açısından durumun oralarda da pek farklı olmadığı anlaşılıyor.

Kendi ülkemizde de farklı değil. Cumhuriyet’in yüzüncü yılına doğru yol aldığımız günümüzde, din olgusu açısından ne yazık ki diğer ülkelerden pek farklı konumda değiliz.

Burada din tartışması yapacak değilim. Hakkım da yok haddim de değil. Ancak bir tesbit ile asıl anlatmak istediğime geçeceğim.

Tarihin derinliklerine, günümüz bilimsel düşünce gözlüğü ile bakıldığında ister semavi, ister felsefi/düşünsel olsun, bütün dinlerin ortaya çıktıkları dönemlerdeki hakim düzene başkaldırının sonucu olduğu anlaşılır. Hiçbir ‘din’ yoktur ki adil bir düzen içinde, bireyler arası barışın ve güvenliğin hakim olduğu toplumlarda durup dururken kendiliğinden ortaya çıkmış olsun. 

Ayrıntılara girmek bu yazının amacını da, hacmini de aşar.

Sadece şunu söylemekle yetineyim: Din kurucuları, ortaya çıktıkları dönem ve mekanlardaki adaletsizliğe karşı çıkarken, daha üst normlarda yeni temel ahlak ilkeleri belirlemişler; kurucularının kişiliğinde, bu ahlaki ilkeleri, çoğu zaman yaşama da geçirmişler.

Ancak hemen hepsinde, kurucunun son zamanlarına doğru veya ardından, dinin vaaz ettiklerine inanıp, yaşamlarını o doğrultuda düzenleyeceklerini kabul edenler arasında iktidar kavgalarının hemen başladığını, tarihin gerçekleri bize açıkça gösteriyor.

Yani özetle, dinin iktidar kavgalarında araçsallaştırılmasının başlangıcı, dinlerin ilk dönemlerine kadar uzanıyor. Ne yazık ki bu durum insanlık tarihi boyunca çoğu zaman çok kanlı bir biçimde sürmüş ve farklı tonlarda da olsa günümüze kadar gelmiştir.

Bunun son örneğini başta değindiğim gibi, kanları donduran Yeni Zelanda katliamında yaşadık. Olayın ilk  delilleri arasında bulunan manifesto metninden anlaşılıyor ki, dinler arası çatışma ortamı bazı gizli oluşumlarca kızıştırılmaya çalışılıyor.

Bu oluşumların, bazı ülkelerin istihbarat örgütlerinin izleme ve etkileme alanının dışında olması, kanımca pek mümkün olmasa gerek!

Diğer taraftan son yirmi yılda ortaya çıkan bazı yayınlara baktığımızda, bu çatışmanın yeni düşünsel altyapısının bir süredir hazırlanmakta olduğunu fark etmek mümkündür.

Örnek mi?

Hatırlayacaksınız! 1993 yılında ABD’li Samuel Huntington adında askeri stratejist kimlikli biri, “Medeniyetler Çatışması” adında bir makale yazdı, ardından bu başlık altında kitabı çıktı. Kitap, aralarında ülkemizin de olduğu birçok yerde popüler hale geldi. Baskı üstüne baskı yaptı.

‘Yeni küresel emperyalizm’ olduğu artık açıkça ortaya çıkan neoliberalizm olgusunun, dünyayı iyice ele geçirmeye yol aldığı yıllarda yazılan bu kitap, ” west and the rest/ batı ve diğerleri” ana teması üzerine kurgulanmıştı. Kitapta, bu ana fikir çerçevesinde SSCB’nin yıkılmasının ardından, dünyada bundan böyle çatışmaların ideolojik olmaktan çıkıp, kültürel plana, yani dinler arası çatışmaya kayacağı düşüncesi işleniyordu.

Aynı yıllarda Japon asıllı bir diğer ABD’li akademisyen Francis Fukuyama da, Gorbaçov’un 1980’lerde başlattığı “glasnost” ve ” perestroyka ” reform hareketleri ardından SSCB’nin çökmesi ve 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasını takiben yazdığı “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adlı kitabında, Huntington’a paralel, neoliberalizmin ideolojik bayraktarlığını yaptı. O kitap da çok popüler oldu.

Öyle ki; adını vermeyeceğim ama çoğu okuyucunun hatırlayacağı gibi, o dönemlerde ülkemizin “anlı şanlı” popüler bazı kalemleri bütün bu tezlere sahip çıktılar. Hatta zamanın dışişleri bakanı, sonrasının başbakanı olacak bir zatın, sözümona “mekik diplomasi” seferlerinde başrol oynadılar. Stratejik derinliği kendinden menkul bu siyasetçinin yanından ayrılmama görevini yerine getiren “bazıları” dersem, kim oldukları kolaylıkla hatırlanacaktır.

Bu görevliler ne ilginçtir ki son yıllarda pek ortalıkta görünmüyorlar ama eminim yine bir yerlerde yeni görevler üstlenmişlerdir.

Sonrasında bu “tez”leri yazdıranlar Ortadoğu ülkelerine, “demokrasi taşıma” gerekçesiyle meşum BOP’u uygulamaya geçtiler. Bu uğursuz planın uygulama alanındaki ülkelerden eş-başkanlar tayin ettiler ve süreç boyunca milyonlarca insanın ölümüne, sakat kalmasına, milyonlarcasının da ülkelerini terk etmelerine neden oldular.

Öyle ki, başta ülkemiz olmak üzere, Yunanistan ve İtalya sahilleri üzerinden bütün Avrupa ülkeleri kapılarını zorlayan kitlesel göçler ortaya çıktı.

Neo-Liberalizm’in 50 yıla yaklaşan vahşeti, bazılarına göre sonuna geliyor gibi görünse de, ne yazık ki ABD’nin başına geçen Trump gibiler günlük twitlerle, dünyayı yeniden kaotik sürece sokmaktan geri durmuyorlar.

Ancak başta doğa bilimlerinin yasaları olmak üzere, ilgili bütün akademik disiplinler açısından bakıldığında, bu kaosun böyle devam edemeyeceğini söylemek yanlış olmaz. Kaostan hala çıkar sağlayanların elinde, önümüzdeki dönemde bir miktar daha yükselmesi gündeme gelebilir olsa da, önünde sonunda sönümleneceği beklenmelidir.

Yeni Zelanda katliamı buna bir örnektir. Yakında Ortadoğu’da  veya Güney Amerika’da başka örneklere de tanık olunabilir. Nitekim birkaç gün önce ABD Dışişleri Bakanı Pompeo Ortadoğu turunda iken, Trump öğleden sonraki bir twiti ile, BM’nin yerleşik kararlarının aksine, Suriye’nin Golan tepelerinin İsrail’e ait olduğuna dair kararını bildirdi. 

Geçen yazımda değindiğim gibi bildirmekle kalmadı ertesi gün İsrail Başbakanı Netanyahu’yu Washington’a çağırıp, Yahudi ve Evangelist siyonistleri arkasına dizdiği bir görüntü ile bütün dünyanın gözü önünde, başkanlık kararı haline getirdiği belgeyi imzaladı.

Diğer yandan Venezuela’da mevcut başkan halen görevdeyken, o ülkede paralel bir başkanın ortaya çıkmasına destek oldu ve onu korumaya aldı. Yetmedi! Güney Amerika’nın en büyük ülkesi Brezilya’nın yeni seçilen başkanı Bolsonaro’yu Washington’a çağırdı. Ardından ABD güdümündeki faşist siyasetçilerin yönetimde bulunduğu kıta ülkelerinin bir araya geldikleri yeni bir Güney Amerika düzenine yelken açıldı.

Bütün bunlar neoliberal emperyalistlerin kaosu sürdürme niyetlerinin açık delilleri gibi görünüyor. 

Aslında dinlerin, vicdanları arıtarak ahlaki iyileştirme suretiyle, insanlar arasında dayanışmalı ahenk sağlama amacını hiç dikkate almayıp, o kurumu kendi şahsi çıkarları için araçsallaştıran çok sayıda dünya siyasetçisi dışında, yeni bir siyasetçi türü ihtiyacı, uzun bir süredir kendini dayatıyor.

Geçen yazımda söz ettiğim, Yeni Zelanda’nın 38 yaşındaki kadın Başbakan’ı Jacinda Aldern’in, dünyanın bir ucundaki küçük ada ülkesinden çaktığı ışık, bu ihtiyaca yanıt veren bir “çoban ateşi” gibi göründü bana. Aslında epeydir bu tür cesur ve insan hakları savunucusu siyasetçilerin adı birkaç ülkede gündeme gelmeye de başlamıştı.

Bunlar arasında ABD’li 74 yaşındaki Demokrat Senatör Bernie Sanders, Yunanistan eski Maliye Bakanı Yannis Varufakis ilk akla gelenler!

Eminim dünyanın başka ülkelerinde de insanlık onuru, adalet ve yüksek ahlak kavramlarını önceleyip son 40 yıldır giderek küresel distopya cehennemine doğru yol alan dünyayı, neo-liberalizmin pençesinden kurtaracak yepyeni siyaset filizlerini yeşertir.

Böylesi bir insanlık düzeyine ulaşmak için, içinde bulunduğumuz bilgi/iletişim çağı önemli olanak ve fırsatlar sağlayabilir. Umalım ki insanlık daha fazla acılar çekmeden, yeşermekte olan bu filizler, dünyanın dört bir yanında yeni fidanların boy atmasına neden olur ve insanlık bir an önce onurlu bir geleceğe doğru yol alır.

 

Ziyaretçi Yorumları

Hülya Sivas03 Nisan 2019

Bu kadar yalın anlatılamazdı… Çok yararlı ve zaman zaman hatırlanması gereken bir tesbit . Teşekkürler

İlgili Terimler :