SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- EKONOMİK KRİZ “TİRYAKİLİĞİ”NİN OSMANLI’DAN BU YANA ARKA PLANI (II) TANZİMAT DÖNEMİ

Ana Sayfa » GÜNCEL » SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- EKONOMİK KRİZ “TİRYAKİLİĞİ”NİN OSMANLI’DAN BU YANA ARKA PLANI (II) TANZİMAT DÖNEMİ

30.08.2018 - 20:49

SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- EKONOMİK KRİZ “TİRYAKİLİĞİ”NİN  OSMANLI’DAN BU YANA ARKA PLANI (II)  TANZİMAT DÖNEMİ

 

 

Önceki yazımızda toplum olarak “tiryakilik” boyutuna ulaşmış ekonomik kriz alışkanlığımızın başlangıcı olarak ele aldığımız, Osmanlı’nın 17.yy’ın sonlarından, 19.yy’ın ortalarındaki Tanzimat’a kadar süren evresini incelemiştik.

Dış baskıya açık bilinçsiz ve çıkarcı yöneticiler yüzünden batının uydusu haline gelinen bu dönemde halkın durumu, iyileşme bir yana, daha da kötüleşmişti.

O nedenle, reform girişimleri halk arasında güvensizlik, hatta nefret oluşturmuştu. Sonuçta sarsıcı ayaklanmalar ortaya çıkmıştı. Özetle reform çabaları, gericiliğin daha da derinleşmesiyle, sonraki dönemlerde kuşaktan kuşağa kangallaşmaya dönüşecek bir ‘fasit daire’ içine girmişti.

Uzun bir gericilik döneminden sonra, ıslahat kapısı 1838’de, Berkes’in deyişiyle “bir kez daha yumurta kapıya gelince” 2.Mahmut döneminde açılmıştır. Bu arada Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyan edip, İstanbul’u ele geçirme tehlikesi belirince, Rusya’ya yanaşmak isteyen Osmanlı’yı elden kaçırmak istemeyen İngiltere ile bir ticaret antlaşması yapıldı.

Ardından ilk sanayileşme girişimleri başladı. Başta Avrupa, hatta ABD’den uzmanlar getirildi. Bu arada başlatılan işlerin kök salması için, toprak, eğitim,maliye ve hukuk reformlarına gidilmesi düşünüldü. Ancak bütün bunlar için ulusal siyaset izlenmesi şarttı. Halbuki o günlerde Osmanlı diplomasisi, Padişah Abdülmecid’in çok güvendiği İngiltere B.Elçisi S.Canning’in etkisi altındaydı.

Bu tarihlerde Rusya sanayileşmede epey yol almış ve İngiltere için tehdit olmaya başlamıştı. İngiliz B.Elçisi Canning’in asıl derdi, Rus’ları zayıflatmak için Osmanlı ile savaşa sokmaktı. Sonunda Fransa ile de işbirliği halinde Osmanlı’yı Kırım Savaşı’na sokmayı başardılar. Bu savaş sonunda yapılan Paris Antlaşmasıyla, savaşı sanki Osmanlı kaybetmiş gibi Berkes’in deyişiyle, Osmanlı’nın boynuna ilk “siyasal ve ekonomik kement” geçirilmiş oldu.

Bu durumun sonuçlarından biri, Osmanlı’nın birçok uluslara bölünüşünün temellerinin hazırlanmasıydı. Paris Antlaşması’nın zorladığı reformlar, Osmanlı toprakları üzerindeki, Türk’ten gayri halkların birer ulus haline gelmesine yaradığı halde, Türkler’in adsız, iradesiz, temsilcisiz bir kalabalık olarak geride kalmasından başka bir işe yaramadı.

Sözün tam da bu noktasında, ilk bakışta ekonomi ile pek ilgili görünmediği için ayrı bir tartışma konusu olan Osmanlılık/Türklük kavramlarının Osmanlı’daki algılamalarına, kısa da olsa değinmek gerekir diye düşünüyorum.

Osmanlı’da, kuruluşunu izleyen yıllardan itibaren devletin “Türk” niteliği hep tartışma konusu olmuştur. Çünkü hem yöneticiler, hem halk arasında Türk olmayan çoktu. Kısaca Osmanlı’lılar kendilerini esas olarak “Rum” diye tanımlıyorlardı.

18.yy’ın başlarında “Türk” kavramını pejoratif (aşağılayıcı) algılama ile kullanmak yaygınlaşmaya başladı. Hatta Lale Devri tarihçisi Naima’nın yazılarında olduğu gibi; “etrak-ı bi idrak/ anlayışsız Türkler”den tutun da, “nadan Türk/kaba Türk” gibi tanımlamaları kullanmak olağan hale gelmişti.

Yeri gelmişken, bu konuya dair kendi çocukluk dönemimden net olarak hatırladığım bir anımı da, içtenlikle paylaşmak isterim.

Çocukluğum 1950’li yıllar boyunca, o zamanlar küçük, fakat şirin bir kasaba olan doğduğum Bartın’da geçti. Az sayıdaki varlıklı ailenin, köylerdeki tarlalarındaki yarıcılarından, yaz sonuna doğru, öküz arabalarıyla ürünleri gelirdi. Ürünleri getiren köylüler hakkında aile içinde konuşulurken, ” kaba Türk”, “koca Türk” şeklinde ayrımcı ve aşağılayıcı sözler edildiğini gayet iyi hatırlıyorum.  Yani; halkın Osmanlı’lık özentisi, o yılların Cumhuriyet Türkiye’sinde bile hala sürüyordu.

Kanımca, 16 yıllık iktidarın söylemleri arasında zaman zaman duyduğumuz; ” milliyetçiliğin ayaklar altına alınması” yaklaşımı ile birlikte düşünüldüğünde, Osmanlı heveslilerinin, Türk ve Türk’lük konusunda kafalarının günümüzde bile hala karışık olması dikkat çekicidir. Bu kafa karışıklığına karşı, son zamanlarda karşılaştığım en güçlü argüman değerli Enis Tütüncü’nün, sitemizde yer alan “Atatürk ve Cumhuriyet’in Kuruluş Felsesefesi” yazı dizisinin 2.sinde yer alan “Milliyetçilik” çözümlemesidir. Dikkatle okunup, üzerinde düşünülmesinin yararlı olacağını düşünüyorum.

Bu ara tartışmadan sonra Berkes’e dönüp devam edecek olursak; Paris Antlaşması’nın yaptığı şeyin, ‘Türk’ terimi ile kayda değer olmayan fakir halk kesimleri kastedildiği için, kendine Osmanlı diyen ve varlığını Batı Devletlerinin bir uydusu haline gelmekten edinen ” batılılaşmış” bir zümre yaratması olduğunu söyleyebiliriz.

Paris antlaşmasıyla, sözümona Avrupa Devletleri ailesine kabul edilişimizin bir diğer sonucu da şu oldu; yeni müttefiklerimiz zengin Avrupalı’lara yavaş yavaş borçlandık. Alınan borçlar, kağıt üzerinde, bugünkü deyimle, “yatırımlar” veya “reformlar” içindi. Fakat devletçilik ve endüstrileşme işleri Kırım Savaşı’ndan sonra; yatırımların başına konan Ermeni yöneticilerin birer sermayedar olmalarından başka bir işe yaramadı.

Böylece dış yardıma dayanan Tanzimat Devletçiliği ile Ermeni ve Rum vatandaşlar arasında ilk kapitalist sermaye birikimi oluşmaya başladı. Bu sermayedarlık giderek meşhur Galata Bankaları gibi mali kurumlar haline geldi; önce kendi başlarına, sonra da Avrupa’lı sermaye sahipleriyle birleşerek Osmanlı’ya borç para temin eder hale geldiler.

Ancak hiçbir kalkınma planı olmadığı için, yatırımlar için alınan borçlar başta padişahlar olmak üzere paşalar ve komisyoncular tarafından çarçur edildi. Borçların bir bölümü ile görkemli saraylar yapıldı. Her borçlanmanın faizini ödemek için ( çünkü borçlar gelir arttırıcı olmayan işlere gidiyordu) bir borç daha alınıyor, üstüne bir daha, bir daha alınıyordu. Bankerler ve komisyoncular, Türkiye’nin tefeci karları sağlayan, bir finans yatırım alanı olduğunu keşfetmekte hiç gecikmediler.

Böylece 19.yy’ın ortalarından itibaren Osmanlı Devleti, bitmesi bir yana, sürekli büyüyen borç krizi içinde yaşamaya başlamıştı. Hatta Fransızca “crise” sözünün karşılığı uzun süre bulunamayınca ” buhran” kelimesi o yıllarda türetilmiş.

Berkes, Tanzimat sonucu Batılılaşmanın en önemli sonuçlarından birinin, bir ulus, bir sınıf temeli olmayan, hala ortaçağ teknolojisi ve toplum düzeninde yaşayan Osmanlı’nın, mali ve politik nedenlerle Batı desteği olmadan yaşaması olanaksız bir “suni/yapma” bir devlet haline geldiğini belirtir. O artık, ne bir İslam Devleti, ne bir Türk Devleti, ne de modernleşmiş laik bir devlettir.

Devletin bu hale gelişini ilk anlayan, çoğu 2. Mahmut zamanında açılmış batı tarzı eğitim veren okullarda yetişmiş bir kısım aydın, 1865 yılında bir araya gelip Yeni Osmanlılar adıyla, o zamanlarda ‘cemiyet’ denilen gizli bir yapı oluştururlar. Bunlar batıda gelişen özgürlük hareketlerini de yakından bilen çoğu genç insanlardı. Devletin bu hale düşüşünün başlıca nedeninin, Tanzimat’çıların güttüğü uyduculuk politikası olduğunu ileri sürerek, devlete halkçı bir temel sağlamak amacıyla ‘Kanuni Esasi’, bugünkü terimle Anayasa akımını başlatarak kamuoyu oluşturmaya başlarlar.

Diğer taraftan, Tanzimat’ın kurmaya çalıştığı bütün endüstri, maden ve tarım girişimleri 1870’lere doğru ya iflas etmiş, ya da büyük ölçüde yüz üstü bırakılmıştı. Devletin bu halini artık kanıksamış olan Paşa’lar ise, nasıl olsa yeni borçlar bulunur umursamazlığı ile yalı ve köşklerinde saz, şiir ve sohbetle eğlencelerine devam ediyorlardı.

Ancak 1875’e gelindiğinde, borçlar yığıla yığıla o hale ulaşmıştı ki, devletin bu borçların bırakın ana paralarını, faizlerini bile ödeyecek gücü kalmamıştı. Yeni Osmanlılar’ın sesleri yükselmeye başlayınca, devlet adamları onları hapse tıkmaktan başka çare bulamıyordu. Çareyi yabancı diplomatlara kulak vermekte arıyorlardı.

O sırada Babıali’yi yani devleti, İngiliz Sefir değil, Ruslar’ın kurnaz diplomatı İgnatiyef yönlendiriyordu. Bu kurnaz diplomat kendi adamı olan Sadrazam Mahmut Nedim’e; ” borçlarınızı inkar edin” telkininde bulunuyordu. Mahmut Nedim o kadar ileri gidemedi ama çaresizlik karşısında, faizlerin ödenmeyeceğini alacaklı ülkelere bildirmek zorunda kaldı.

Bu durum, Babıali’de Rus ve İngiliz yanlısı Paşa’lar arasında çatışmalara neden oldu ve sonunda, İngiliz elçisi Elliot’un destek olduğu Mithat Paşa, Rus yanlısı Mahmut Nedim’i alt etti. Ardından, meşrutiyeti reddeden Padişah Abdülaziz devrildi.

Yerine getirilen 5. Murat üç ay sonra göstermelik bir raporla indirildi, yerine Kanuni Esasi’yi çıkarma sözü veren 2.Abdülhamit tahta çıkarıldı. Tahta çıkışının dördüncü ayı olan Aralık 1876’da Kanuni Esasi’yi ilan etmeyi kabul etti.

Bu işlerin tarihini yazan Cevdet Paşa’nın, 2.Abdülhamit ile başlayan ve ” ANAYASA’LI  İSTİBDAT” dönemi olarak adlandırdığı bu dönemine ve sonrasına mercek tutmaya, izleyen yazılarımızda devam edeceğiz.

Sitemizi izleyen bütün okuyucularımızın 30 Ağustos Zafer Bayram’ını kutlarım. Nice Bayramlara.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :