SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- EKONOMİK KRİZ “TİRYAKİLİĞİ”NİN OSMANLI’DAN BU YANA ARKA PLANI (III) DÜYUN’İ UMUMİYE İMPARATORLUĞU DÖNEMİ

Ana Sayfa » GÜNCEL » SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- EKONOMİK KRİZ “TİRYAKİLİĞİ”NİN OSMANLI’DAN BU YANA ARKA PLANI (III) DÜYUN’İ UMUMİYE İMPARATORLUĞU DÖNEMİ

03.09.2018 - 11:29

Sönmez Çetinkaya

Sönmez Çetinkaya

yazarın tüm yazıları
SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- EKONOMİK KRİZ “TİRYAKİLİĞİ”NİN OSMANLI’DAN BU YANA ARKA PLANI (III) DÜYUN’İ UMUMİYE İMPARATORLUĞU DÖNEMİ

 

 

 

Hemen söyleyeyim!

Yazının bu bölümünün, ” Düyun’i Umumiye İmparatorluğu” başlığı bendenize ait değil. Bu yazılarımızda yararlanılan ana kaynağımızın yazarı Berkes’in kitabındaki bir “ara başlık”tan aktarma olduğunu belirteyim.

 

Şimdi, önceki yazımızın sonunda kaldığımız yerden devam edebiliriz.

 

Anayasalı İstibdat ve İslam Devleti…………….

 

Dönemin önemli unsurlarından biri şudur: O zamana kadar Osmanlı’da bulunmayan yeni bir ‘ilerici aydın’ tipi yetişmişti. Bunların büyük bir bölümü Fransız İhtilali’nden etkilenip, Genç Osmanlı’lar, Yeni Osmanlı’lar, Jön Türkler adlı gruplarda bir araya gelerek, aydınlanmacı/yurtsever kimlikler ortaya koyuyorlardı.

 

Abdülaziz Dönemi’nden beri hükümette yer alan Mithat Paşa’nın da desteklediği bu ilerici gençler, Kanuni Esasi’nin hazırlanmasında görev aldılar. Ancak, bu ilerici çevrelerin, nihayet devrimsel iş yapılacağı beklentisi, ezeli engellerden biri olan gericiliğin, yine baskın çıkması ile boşa çıkmıştı.

 

Çünkü işin içine, her zaman olduğu gibi, gene şeyhülislamlar, fetva eminleri karışmış, hatta içlerinden biri; “Anadolu ve Rumeli’deki cahil Türklerin eline devlet nasıl teslim edilir” diyebilmişti. Sonuçta saray çevreleri ve gericiler duruma hakim olmuş, çıkan Kanuni Esasi’de (Temel Yasa) halkın, devletin ekonomik ve mali durumunu çözümleyecek hiç bir reform ilkesi yer almamıştı.

 

Padişahın ve halifenin hükümranlık haklarının halka, parlamentoya ve orduya karşı korunduğu böyle bir Temel Yasa ile, ayrıca Osmanlı Tarihi’nde ilk kez devletin de hukuki olarak bir İSLAM DEVLETİ olduğu tescil ve ilan ediliyordu.

 

Tersane Konferansı……

 

Diğer yandan, bir süredir Osmanlı’yı ekonomik ve siyasi baskılar altında tutan ülkelerden, özellikle Ruslar’ın kışkırtmasıyla Balkanlar’da başlayan isyanlara engel olunamamaktaydı.

 

İngiltere, Fransa ve Rusya’nın, Balkanlar’daki bu karışıklıklara Hıristiyan unsurlar lehine bir çözüm bulmak için bir konferans planları Mithat Paşa’yı bir hayli endişelendirmekteydi. Çünkü bu konferansın, imparatorluğu tasfiye ile paylaşım yol ve yöntemlerinin tartışılacağı bir toplantı olacağına dair çok ciddi kaygılar taşımaktaydı.

 

Mithat Paşa ve arkadaşları, onlardan evvel davranıp, imparatorluğun Türk olmayan bölgelerinin yönetimlerine geniş yetkiler veren bir Temel Yasa ile, bu tehlikeyi bertaraf edeceklerini düşünmüşlerdi. İngiliz B.Elçisi Elliot da Mithat Paşa’yı, bu fikrini gerçekleştirmesi için destekliyordu.

Ancak başaramadılar.

 

Kanuni Esasi’nin ilan edildiği 23 Aralık günü, Haliç Tersanesi’nde bulunan Bahriye Nezaretinde, İngiltere, Fransa, Rusya, Prusya ve Osmanlı temsilcilerinin katıldığı toplantı yapıldı. Osmanlı’nın istemediği toplantının, Osmanlı’nın başkentinde, üstelik bir vekalet binasında tam da Kanuni Esasi’nin ilan edildiği gün yapılmış olması, Osmanlı’nın üzerinde esen bulutların artık iyice yoğunlaştığının acı bir göstergesidir.

 

Konferansta, Sırbistan ve Karadağ için bağımsızlık ve Bosna Hersek ile Bulgaristan’a özerklik verilmesi kararlaştırıldı. Osmanlı bu kararları kabul etmeyince, Rusya Osmanlı’ya savaş açmak için aradığı bahaneyi bulmuş oldu. Bu arada, İngiliz, Fransız, Alman tarihçileri, Türklerin artık Avrupa’dan çıkarılması vaktinin geldiğini, bunun bir uygarlık ödevi olduğunu yazmaya başladılar. Böylece Rusya, kimseden yardım alamayan Osmanlı’ya saldırıyordu.

 

Berlin Konferansı- Haziran 1878……………..

 

Ruslar, ancak Yeşilköy’e geldikleri zaman, İngiliz ve Fransız’lar tarafından durduruldular. Ardından Berlin Konferansı geldi. Nihayet bu konferansta, Osmanlı’yı uluslararası bir mali komisyonun kontrolü altına alma fikri ağırlık kazandı. Konferansta “sus pus” oturmaktan başka bir şey yapamayan Osmanlı delegasyonu, Temmuz 1878’de hazırlanan metnin gösterilen yerine imzayı atmak zorunda kaldılar.

 

Delegelerin sesi çıkamıyordu. Çünkü Osmanlı yalnızca savaşta yenilmemiş, bu devletlere büyük borç biriktirmiş olmanın yanında kapitülasyonların zincirleri ile bağlanmıştı. Borcunu ödemek için, bu devletlerden yeniden borç istemek zorundaydı.

O sırada devletin bütçesi 18 milyon altın dolayındayken, borç toplamı 300 milyon altına ulaşmıştı.

 

Berlin Antlaşmasıyla, sadece Balkanlardaki topraklar ve Kıbrıs kaybedilmemiş, Ermeni sorunu da başlamıştı. Şevket Süreyya’ya göre, savaş Rusların üstünlüğünden çok, Sarayın ve Abdülhamit’in bilgisizliği, inadı ve kaygıları yüzünden kaybedilmişti.

 

Düyun-i Umumiye İmparatorluğu…………………

 

Berlin Konferansından, dört yıl sonra 1882’de, Abdülhamit devletin mali iflasını açıklayarak, bunu alacaklı devletlere bildirdi; adeta ” gelin alacaklarınızın çaresine bakın” demek zorunda kaldı.

 

Batılı emperyalist ülkeler açısından, Osmanlı’yı ordularıyla parçalayıp el koymak yüksek masraflı olmanın yanında, parçalama sonunda kendi aralarında paylaşarak el koymak da sorunlu olabilirdi. Bunun yerine, daha akıllıca ve karlı olacak bir yol buldular.

 

Böylece, Düyun-i Umumiye adında, Osmanlı’nın borçlarına karşılık bir haciz işlemi uygulayacak bir uluslararası şirket kurdular. Borçlar ödenene kadar ülkenin doğal kaynaklarını bu şirket işletecekti.

 

Gerçekten de şirket çok iyi çalıştırıldı. Öyle ki; her yıl faiz ve borç ödendikten başka, yabancı devletlere borç verecek kadar kar bile ediyordu! Şirketin kuruluş amacı gereği, tabii ki; bu gelir ve karlar Osmanlı’ya değil, şirketin sermaye sahiplerine ait olacaktı.

 

İtalya’ya Trablus Savaşında Kredi…………………

 

Bu şirket, öylesine karlıydı ki; Trablus Savaşı’nda Osmanlı ile savaşan İtalya’ya bile kredi vermişti. Yani; İtalya Osmanlı’ya karşı savaşırken, bu şirketin Osmanlı’nın kaynaklarından ve halkının emeğinden sağladığı paralarla finanse edilebilmişti. Emperyalizmin, böylesine ahlak ve adalet dışı bir sömürüsüne, Osmanlı’nın dışında hangi ülkede rastlanmıştır, sorusu yanıt aranması gereken meşru ve haklı bir sorudur. (s.ç.)

 

Altyapı Yatırımları…………………….

 

Düyun-i Umumiye İmparatorluğu döneminde, Osmanlı topraklarında ciddi yatırımlar da yapılmıştır. Bunlar arasında yabancı sermaye tarafından yapılan demiryolları gibi bayındırlık işleri yanında, bazı tarım işletmeleri sayılabilir.

 

Bu işletmeler gayet muntazam ve disiplinli çalıştırılıyordu. Öyle ki; bir köylü bu işletmelerin tekeli altında olan kendi yetiştirdiği tütünden yarım okka bir yana saklamaya kalksa, işletme kolcuları tarafından, şaka değil, alnından vurulma tehlikesi ile karşı karşıyaydı.

 

Bu idarenin İdare Meclisi Reisi Sir Adam Block adında bir İngiliz soylusuydu ve Hindistan’daki İngiliz Kral Naipleri gibi yetkilere sahipti. Osmanlı maliye ve ekonomisine dair hiçbir iş onun bilgisi olmaksızın yapılamazdı.

 

Osmanlı’nın demiryolu, liman, maden, telefon, bankacılık gibi işleri yanında, birçok ticaret, tarım ve toprak kaynağı işletmelerinin tamamı yabancı sermaye tarafından finanse ediliyordu. Osmanlı gelirlerine ait her bir kalem bu İdareyi ilgilendiriyordu.

 

Ancak hakkını vermek gerekir; bu idare, padişah, kılıç alayları, cülus şenlikleri gibi Osmanlı geleneksel adetlerine hiç karışmadı.Ayrıca Osmanlı’daki Türklerin kahvecilik, hamallık, suculuk gibi işlerine de müdahale etmedi.

 

Devlet ise eline geçen paralarla yatırım yapmakta serbestti. Ancak bu paraların çoğu camilere, türbelere, tekkelere, kutsal yerler için hediyelere, Arap ve Ticani Şeyhlerine, paşaların giysi sırmalarına, kordon ve madalyalara, polis merkezlerine, vilayet konaklarına, hafiyelere ve zararlı yayın yapmaması için gazetecilere gidiyordu. Kalan parayla da, bir iki rüştiye, sanat okulu, idadi ve bir miktar da sübyan okulu açılmıştı.

 

Tanzimat Dönemi’nin ekonomi, endüstri ve devletçilik gibi amaçları çoktan unutulup gitmişti. Çünkü bunlar gavurlara özgü uğraşlardı. Bunları unutan Osmanlı maliye nazırları ve diğer görevliler neyle mi uğraşıyorlardı? Divan, kaside yazma yanında, boğazdaki yalı ve köşklerinde semazenler eşliğinde meşkle vakit geçiriyorlardı. Nasıl olsa, borçları düşünmek derdinden kurtulmuşlardı.

 

Düyun-i Umumi İmparatorluğu’nun yatırımları sayesinde, yalancı da olsa, bir refah da başlamıştı. Böylece müslümanların refahına hizmet yolunda devletin başlıca ciddi işlerinden biri, yabancı sermaye gruplarına işletme imtiyazları dağıtmaktı.

 

Böylece, Abdülhamit’in düşürüldüğü 1908 yılına gelindiğinde

Osmanlı halkı adamakıllı soyulup soğana çevrilmişti. Abdülhamit’in düşmesiyle Borçlar İdaresi elbette sona ermedi.

Onu Meşrutiyet, hatta Birinci Dünya Savaşı bile yerinden sökemedi. Bu savaş sürecinde İngiliz ve Fransız murahhaslar gitmiş, yerlerine eski arkadaşları Almanlar geçmişti.

 

Almanlar da, işletme yönetiminde aynı ciddiyet ve başarıyı göstermişler, İdare’nin eski sahibi İngiliz ve Fransız’ların hisselerini savaş sonunda hesaplarına gönderilmek üzere Deutsche Bank’a yatırmışlardı.

 

Düyun-i Umumiye denilen bu borçların son ve kesin tasfiyesi…………………..

25 Mayıs 1954 tarihinde tamamlanmıştır. İlk borç anlaşmasının 4 Ağustos 1854 tarihinde yapıldığı dikkate alındığında, Osmanlı Borçları’nın, Türk Ulusu tarafından geri ödenmesinin  yüzyıl içinde bitirilebildiği anlaşılmaktadır.

 

Ardısıra bu üç yazımızla, 1950’lerden bu yana toplum olarak, adeta “tiryakisi” olduğumuz ekonomik krizlerin Osmanlı geçmişimizdeki kökenlerini ortaya koymaya çalıştık.

 

Bu amaçla, Osmanlı’nın 17.yy sonlarında başlayan çöküşe geçiş yıllarından, 19.yy sonlarında devletin bütün kaynaklarının yabancılara teslim edildiği yıllara kadar iki asırlık dönemi mercek altına almaya çalıştık.

 

20.yy’ın ortalarından bu yana, birbirini izleyen krizlerin bir diğerini yaşadığımız şu günlerde, umarız ki, “tarihin bilgeliği”, sorunlarımızı anlamamızda yardımcı olur.

Ziyaretçi Yorumları

İlgili Terimler :