18 Mayıs 2021 - Hoş geldiniz

SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- PANDEMİ SÜRECİNDE KAPİTALİZMİN KÖRÜKLEDİĞİ TEHLİKE: “KORKU KÜLTÜRÜ”

Ana Sayfa » GÜNCEL » SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- PANDEMİ SÜRECİNDE KAPİTALİZMİN KÖRÜKLEDİĞİ TEHLİKE: “KORKU KÜLTÜRÜ”

Eklenme : 02.05.2021 - 18:27

SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- PANDEMİ SÜRECİNDE KAPİTALİZMİN KÖRÜKLEDİĞİ TEHLİKE: “KORKU KÜLTÜRÜ”

Son bir yıldan uzun süredir insanlığın üzerine çöken ve daha ne kadar süreceği tahmin edilemeyen pandeminin küresel çapta, yaşamın her alanında ciddi radikal değişimlerin habercisi olduğu zamanlardan geçiyoruz..

Değişimi yönetme ve yönlendirme gücü son tahlilde, ülkeleri yöneten siyasi iktidarların elindedir. O yüzden, değişimin en azından yönünü tahmin edebilmek için, süper güç konumundaki ülkelerin mevcut siyasi yapıları üzerinden ciddi ipuçları yakalamak mümkün olabilir.

 

Felaket Kapitalizmi- Korku Kültürü

“Felaket Kapitalizmi” terimini ilk kullanan Kanadalı gazeteci, yazar Naomi Klein’dır. Klein, 2007’de yazdığı “Şok Doktrini-Felaket Kapitalizminin Yükselişi” adını verdiği kitabında, ABD neo- liberalizminin küresel çapta pazarladığı “demokrasi”nin bir safsatadan öte olmadığını yazmıştır.

Ona göre 20.yüzyılın ikinci yarısında yaşanan küresel felaketlerin arkasında, büyük çokuluslu şirketlerin çıkarları doğrultusunda toplumlara yön vermek vardır. Bu çerçevede ABD pratiğinin “felaket kapitalizmi” olarak adlandırılmasının nedenini kavrayabilmek için, 2.Savaş sonrası günlere doğru geriye gitmek yerinde olur.

O günlerde, ABD kapitalizminin “küresel üstünlük” imajını güçlendirmek için, “felaket kapitalizmi” ile “korku kültürü” arasındaki simbiyotik ilişkiden çokça yararlandığı anlaşılmaktadır.

Bunun ilk örneği, 1950’de başlayan Kore Savaşı’na ABD’nin müdahalesi ile ortaya çıkmıştır. İkinci örneğin de, yine ABD’nin 1965’de girdiği kanlı Vietnam Savaşı’nda yaşandığı hatırlardadır.

Sonrasında ise, Kore ve Vietnam’dan alınan ders ile, doğrudan askeri müdahale yerine, bazı ülkelerde iç karışıklık çıkarma yöntemi benimsenmiştir.

Mesela, Şili’de sosyalist başkan Allende’nin 1973’de katlini takiben iktidara getirilen Pinochet faşizmi süresince yaşanan büyük acılar ve aynı kıtanın bir diğer ülkesi Arjantin’de 1976 askeri darbesi sonrası ülkenin demir yumrukla yöneltilmesi sırasında yaklaşık otuz bin kişinin kaybolmasının yarattığı dehşet bunların en başta gelenleridir. Her iki felaket Güney Amerika kıtasının diğer ülkelerinde de korku kültürünü büyük çapta pompalamıştır.

ABD’nin kendi halkına saldığı korkuların en büyüğü ise, 11 Eylül 2001’de ABD’nin NewYork kentinde İkiz Kuleler’e yapılan dehşet verici saldırı sonrası yaşandı. Olayın ardından, dönemin ABD başkanı oğul Bush’un terörizme karşı haçlı seferi (crusade) başlatmakta kararlı olduğuna dair söyleminin bütün dünyayı derin bir kaygı ve korkuya sürüklediği hatırlanacaktır.

Nitekim o sözlerin ardından ABD’nin başlattığı “BOP”, Büyük Ortadoğu Projesi ile korkulan olmuş, başta Irak, Suriye olmak üzere bölgenin birçok ülkesinde başlayan kanın gövdeyi götürdüğü süreç, son yirmi yıldır dinmeden sürmektedir.

Bunun son örneğine, önceki ABD başkanı Trump’ın, pandeminin başlarında virüsün adını ısrarla “Çin Virüsü” olarak vurgulamasında tanık olundu. Çin’in yükselmesi karşısında paniğe kapılan Trump, küreselliğin çok kutupluluğa doğru yol almasının önüne geçmek için, Covid-19’u ortak düşman ilan etmek yerine, Çin’i korku veren düşman olarak izole etmeye çalıştı.

Bütün bunlar, Klein’in ortaya koymaya çalıştığı gibi, felaket kapitalizminin ürettiği “korku kültürü” ile “neo-liberalizm” arasındaki simbiyotik ilişkiyi doğrulayan çok tipik örneklerdir.

Bu gözlemlerden hareket eden Klein, ister askeri darbeler, terörizm katliamları, ekonomik krizler, savaşlar gibi insan unsurunun neden olduğu; isterse deprem, tsunami, sel vb doğal nedenlerle ortaya çıkan felaketler olsun, bütün bunların küresel kapitalizmin amaçları doğrultusunda kullanıldığını ileri sürmüştür. Ona göre, kapitalist ülkelerdeki iktidarlar, halkın demokratik taleplerini bastırmak için, bu tür felaketleri “korku kültürü” çerçevesinde araçsallaştırmaktan hiç geri durmadılar.

Yine Klein’a göre, “korku kültürü”nü anlamak, “felaket kapitalizmi”nin iç mekanizmasını kavramakta kolaylık sağlar. “Korku Kültürü”, insanın olumsuz düşünce, inanç ve davranışlarını besleyen bir unsur olarak, toplumlar dönüştürmek isteyen yöneticiler için son derece elverişli bir araçtır. Nitekim yukarıda söz edilen Şili örneği, 1970’lerin başlarında küresel kapitalizmin neo-liberalizm aşamasına geçmesi için ilk laboratuvar çalışması olmuştur. Bu örnekte, Şili’nin bakır madenlerinde istediği imtiyazı elde edemeyen ITT adındaki ABD şirketinin desteklediği
askeri dikta, muhalifleri acımasızca ezerek sadece Şili’ye değil, bütün Güney Amerika’ya “korku kültürü”nün uzun yıllar boyunca kök salmasını sağlamıştır.

Nitekim benzer felaketlerin kıtaya yayılmasını izleyen yıllarda Latin Amerika’nın birçok ülkesindeki askeri darbeler binlerce insanın ortadan kaybolmasına, ülkelerin yıllık büyümesinin minimum düzeylere inmesine, başta ABD’ye olmak üzere borçların hızla tırmanmasına yol açmış, yoksulların sayısı iki kat artmıştır.

 

COVİD-19 ile Korku Kültürü’nün Küreselleşmesi

Yukarıdaki örnekler, Covid-19 pandemisinin de, neo-liberal kapitalizmin çıkarları doğrultusunda benzer şekilde kullanılarak, dünya düzeninde paradigmal değişimlere yol açması beklenebilir.

Bu çerçevede, pandeminin ilk günlerinde İtalyan filozof Giorgio Agamben’in “istisnai durum” adını verdiği tezi dikkate değerdir. Agambeni bu tezinde, pandemi tehdidinin abartılarak, normal koşullarda gündeme getiremeyecekleri bazı kısıtlayıcı politikaları uygulamak için hükümetlere fırsat tanıdığını öne sürmüştü. Bir başka ifadeyle, hükümetler isteyip de uygulayamadıkları bazı sosyal kontrol politikalarını, pandemi sayesinde kolaylıkla uygulayabileceklerdir. Pandeminin ölümcül potansiyelini pek ciddiye almıyor gibi görünse de, Agambeni’nin bu tezi
son tahlilde hiç de abartılı sayılmaz.

Nitekim, geçen yılın kasım ayında bu sütunda yer alan “Neo-liberal Kapitalizmin Yeni Arayışı: Covid-19/The Great Reset-Sıfırla ve yeniden Ayarla” başlıklı yazımızda, küresel politika yapıcılarının büyük önem verdiği Dünya Ekonomik Forumu (WEF) adlı kuruluşun yaptığı çalışmanın ayrıntılarından söz etmiştik.

Bu çalışmanın lideri WEF başkanı Klaus Schwab, “New World Order- Yeni Dünya Düzeni” adını verdiği ve batıda kısa sürede “best seller- çok satan” olan bir kitap yazdı. Kitabında anlattığı planda “Pandemi öncesi duruma geri dönmek mi; yoksa bu fırsatı kullanarak daha adil, daha yeşil ve iklim felaketi riskinden uzak bir dünyaya doğru yol almak mı?”şeklinde, ilk bakışta kimsenin “hayır” diyemeyeceği bir soru sordu. Yanıtında da “böylece daha kuşatıcı, daha dirençli ve sürdürülebilir küresel bir dönüşüm olacak” hayalini satmaya çalıştı.

İşte Agamben’in, kapitalist güçlerin, becerebilirlerse, küresel kapitalizmi yeniden üretmek, beceremezlerse, hiç olmazsa çöküşünü geciktirmek için pandemi korku ve paniğini istismar edeceklerine dair öngörüsünü haklı çıkaran bu örnek çok dikkat çekici.

Çünkü, Çin’de ve İtalya’da yapılan araştırmalarda, enfeksiyon salgınlarının, hypochondriasis (hastalık hastası) ve anxiety disorder (kaygı bozukluğu) gibi psikolojik sorunlara neden olduğu anlaşıldı. Ne zaman sonlanacağı hala bilinmeyen Covid-19 pandemisi sürecinde de, benzer, belki de daha ağır psikolojik sorunların ortaya çıkmaması için
hiçbir neden yok. Bu tür psikolojik sorunlar yaşayanlara Klaus Schwab’ın kitabında söz ettiği hayalleri satması ise hiç de zor olmasa gerek.

 

Zizek ve Hariri ne diyor?

Bu konuda şimdi de gelin, çağımızın iki önemli düşünürünün söylediklerine kulak verelim.

Bunlardan biri olan Sloven düşünür Slavoj Zizek ne diyor?  Zizek paradigmal kaymalara neden olacağını düşündüğü pandeminin yaşamlarımızı tersinir olmayan tarzda değişikliğe uğratacağını ileri sürüyor. Ayrıca, pandemi süreci ve sonrasında, ya “eski yaşamların kalıntıları üzerinde” yeni normal inşa edileceğini, ya da, yeni tür bir “barbarlığın” ortaya çıkacağını iddia etmekle kalmıyor, 1930’ların başında yaşanan Büyük Depresyon döneminden daha ağır sosyo-ekonomik felaketlerle yüz yüze gelinebileceğini ifade ediyor.

Ayrıca, uzunca bir süredir bütün dünyayı saran “pazar ekonomisi”, giderek büyüyen fakirlik dalgasını karşılayamayacağı için, bir süre sonra pandemi kontrol altına alınabilse bile, Covid-19 benzeri yeni salgın
riskleri, pazar aktörlerini yeni yatırımlara girmekten alıkoyacak ve alt gelir gruplarının karşılayamayacağı tekelci fiyatlar ortaya çıkacak.

Bir diğer çağdaş düşünür Noah Harriri de, “korku kültürü” kullanılarak oluşturulacak siyasi programların, ekonomik ve sosyal türbülansları araçsallaştıracak olması nedeniyle, toplumsal düzenin sağlanması için, insanların güçlü (otokratik) liderler arayışına girebileceğini söylüyor. Hariri, benzer bir sürecin, 1.Dünya Savaşı ertesindeki Almanya’da ortaya çıktığını ve ardından , Nazi’lerin iktidarı ellerine geçirdiğini hatırlatıyor.

 

Ara sentez

Geçen yüzyılın tarihi, 2.Dünya Savaşı’nın ardından kapitalistik emperyalizmin, 1970’lerden bu yana da küresel neo-liberal versiyonunun, felaketleri araçsallaştırarak dünyayı kendi amaçları doğrultusunda nasıl şekillendirdiğini bütün açıklığı ile ortaya koyuyor.

Pandemi nedeniyle son bir yıldır yaşanan “korku kültürü” ikliminin de, batılı popülist sağcı siyasi liderlikler tarafından pompalanması suretiyle “küresel kapitalizm”in restore edilmeye çalışılacağı anlaşılıyor.

Bunun en tipik göstergelerinden biri de, Çin’in yükselmesiyle tek kutuplu dünyadan çok kutupluluğa (multipolarization) geçiş sürecinin engellenmesi için önceki ABD başkanı Trump’ın körüklediği Sinophobia
(Çin korkusu) olgusudur. Unutulmamalıdır ki, eski başkan Trump seçimi kaybetmiş olmasına karşın ABD seçmeninin % 48 oranındaki 74 milyonunun oyunu alabilmiştir.

Diyalektik ilkeye göre antitez, çelişkinin en yüksek olduğu zaman ve mekanda daha kolay kendini gösterip ortaya çıkar. Pandemi sürecinde en derin sosyo-ekonomik çelişkinin ortaya çıktığı ülke ABD olduğuna göre, neo-liberal sürecin uyanık (kurnaz) aktörlerine karşı çıkış, neden ABD’den başlamasın?

Bazı okuyucuların bendenizin bu yaklaşımını naif bulacaklarından emin olmama karşın, bu fırsatı kullanarak düşüncemi paylaşmak isterim.

Bir yılı geçen süredir bütün dünyada korkuyu körükleyen pandeminin sosyal çatışmalar boyutundaki etkileri en çok ABD’de görüldü. Her ne kadar ABD’nin temel sorunlarının başında gelen ırkçılığın payı olsa da, özellikle seçim kampanyaları boyunca siyahların yoğun olduğu kentlerde insanların ölümüne neden olan çok sayıda çatışma yaşandı. Hatta ABD’nin iki yüzyıldan biraz uzun tarihinde eşine pek rastlanmayan şekilde Kongre Binası (Meclis) basıldı.

Bütün bunların arkasındaki temel neden pandemi sürecinde ülkedeki işsizliğin % 40’lara dayanarak yaklaşık 50 milyon kişiyi işsiz ve parasız bırakıp, adeta sokakta bırakmasıydı. Bu gerçeklik aslında ABD’de dayanılmaz boyutlara varan eşitsizliğin yansımasından başka bir şey değildi.

 

Sonuç

ABD kapitalizminin son aşaması “neo-liberalizm”in sosyo-ekonomik göstergeler açısından böylesine zayıf (vulnerable) olduğunu bir süredir vurgulayan bir siyasetçi var ABD’de! Seksenine dayanmış Vermont
eyaleti senatörü Demokrat Bernie Sanders.

Kendisini “demokratik sosyalist” olarak tanımlayan Sanders, uzunca bir süredir, ABD kapitalizminin büyük ölçüde adaletsiz ve yolsuzluklara batmış bir yapı olduğunu vurgulamakta. Demokratik sosyalist anlayışını 1930’lardaki Büyük Kriz’den ülkeyi çıkaran Franklin D.Roosevelt’in “İkinci Haklar Beyannamesi”nden esinlenerek geliştirdiğini söyleyen Sanders, 2016 seçimlerinde Demokrat Parti başkan adaylığı için Hillary Clinton ile girdiği yarışı kaybetmişti. 2020 seçimleri için Demokrat Parti’den tekrar aday adayı olarak yarışı önde götürmüş ancak son anda
Biden Demokrat Parti adaylığını kazanmıştı.

Konuya meraklı okuyucunun hatırlayacağı gibi, bu sütunda 2018 yılı aralık ayında yayınlanan bir yazımızda, Sanders Vakfı ile Yunanistan eski maliye bakanı, Marksist Yannis Varoufakis’in DiEM25 Hareketi arasında İLERİCİ ENTERNASYONEL (Progressive International) adı ile yeni bir hareket başlatıldığından söz etmiştik.

Sanders’in bu harekete katılmaya davet ettiği küresel dünyaya yaptığı çağrıda, neo-liberal düzenin bütün dünyanın geleceğini tehlikeye attığına işaret ederek “gelin, insanlığın geleceği için hep birlikte ileriye doğru yola çıkalım” sözleri umut vericidir.

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları