27 Mayıs 2022 - Hoş geldiniz

SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- RUSYA UKRAYNA SAVAŞI ve YENİ DÜNYA DÜZENİ

Ana Sayfa » DÜNYA » SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- RUSYA UKRAYNA SAVAŞI ve YENİ DÜNYA DÜZENİ

Eklenme : 15.05.2022 - 7:55

SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- RUSYA UKRAYNA SAVAŞI ve YENİ DÜNYA DÜZENİ

 

 

Tarih içinde geniş ve dar çaplı savaşlara maruz kala kala çeşitli uygarlıklardan geçen insanlığın, 21.yüzyılda da benzer kanlı süreçlerden kurtulamamış olması dehşet verici. Her büyük savaşın ardından, koşullarını doğal olarak savaşın galibi hegemon gücün dayattığı, kimi uzun, kimi kısa süreli barış dönemleri de yine tarihin bir başka gerçekliği.

Tarihçiler, barış dönemlerinin en uzun soluklu olanının, “Roma Barışı” anlamında İ.Ö.27- İ.S.180 yılları arasında başlayıp iki yüz yıl süren Pax Romana olduğunda hemfikirdirler. Bu tarih terimi, imparatorluk topraklarında kavga eden rakip lider ve eyaletlerin aralarındaki kavgaların kimini sertlikle, kimini de barışçı yöntemlerle bastıran Roma Yönetiminin kurduğu barış dönemi için kullanılmaya başlamış ve imparatorluk sınırları içinde yaşayanların Roma Hukuku’na tabi oldukları bu  “dünya düzeni” yaklaşık iki yüz yıl sürmüştür.

Sonraki yüzyıllarda insanlık, bu denli uzun olmasa da, Pax-Mongolica (1200-1400), Pax-Ottomana (1500-1700), Pax- Britannica (1815-1914) adlarıyla anılan “barış” dönemlerinden geçmiştir.

En uzun süren Roma Barışı dönemini,  Roma’nın Gerileme ve Yıkılış Dönemi adlı altı ciltlik eserinde ayrıntılı olarak ortaya koyan tarihçi Edward Gibbon’ın,  yıkılışa dair sözleri, sonraki dönemleri kavramak açısından çok dikkat çekicidir. Tarih çalışması için bir şaheser olarak nitelendirilen bu eserinde Gibbon şunu yazmış: “Roma’nın çöküşü, ölçüsüz bir büyüklüğün doğal sonucuydu. Zenginlik, çürüme ilkesini olgunluğa eriştirdi; fetihler yapıldıkça yıkımın nedenleri çoğaldı; zaman, ya da tesadüfler yapay payandaları ortadan kaldırır kaldırmaz bu kocaman yapı kendi ağırlığının baskısının altında ezildi. O nedenle, Roma’nın batışının öyküsü basit ve barizdir. Aslında Roma’nın neden yıkıldığını merak etmek yerine, o kadar uzun süre devam etmiş olmasına şaşırmalıyız.”

 Diğer yandan, ABD’nin Pax Americana projesinin, baştan beri Roma Barışı benzeri bir yapı kurmak olduğuna vurgu yapan ODTÜ’lü doğa bilimci akademisyen Güngör Gündüz, Rusya’nın da SSCB döneminden bu yana benzer bir yol izlediğini ve sonuçta, birinin Nato, diğerinin Varşova Paktı ile iç düzenlerini bir süre için başarılı bir tarzda koruduğunu ifade ederek şöyle demektedir: “Roma Barışı aslında imparatorluğun iç düzenini esas almış, dış saldırıları kapsamamıştır. Putin’in saldırısına maruz kalan Ukrayna’yı AB ve  Nato’nun doğal müttefiki sayan ABD’nin tersine, yıkılan Varşova Paktı üyesi olmasına karşın sınırdaş olarak hala kendi nüfuz alanında sayan Rusya’nın tutumlarına bakılırsa, her ikisinin de iki bin yıl sonra Roma Barışı anlayışı içinde hareket ediyor olmaları dikkat çekicidir.”

 Bu çerçevede şimdi gelinen aşamaya baktığımızda, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünyanın en büyük askeri ve diplomatik gücü haline gelen ABD’nin 1945 yılından bu yana dayattığı Pax-Americana olarak adlandırılan “barış” döneminin 70+.cı yılları içinde bulunmaktayız.

Ancak 1990’ların başında yıkılan SSCB’nin ardından kurulan Rusya Federasyonu’nun başına geçen Putin’in, 2014 yılında Kırım’ı işgal edip kendi topraklarına katması, bazı yorumcularca Pax-Rusya döneminin de gündeme geldiği şeklinde değerlendirildi. Nitekim geçen şubat ayının sonlarına doğru Putin’in Ukrayna’ya saldırısı  bu iddiaların delili olarak gösterildi. Böylece, bir doğu Avrupa ülkesi olan Ukrayna iki büyük güç arasında kanlı çatışma alanı olmakla kalmadı, süreç, başta Baltık ve İskandinav ülkeleri olmak üzere kıta Avrupa’sını da tehdit eder hale geldi.

Bu iki büyük güce, 1980’lerden bu yana izlediği siyasetle, hem ekonomik, hem de askeri alanda şaşırtıcı şekilde hızlı gelişme gösteren Çin de, öncelikle Doğu-Güneydoğu Asya ve Çin Denizinde sergilediği güç gösterisi dikkate alınarak eklendiğinde, dünyanın soğuk savaş ertesi tek kutupluluktan çıktığına dair görüşler açıkça dillendirilmeye başladı.

 

Bu aşamaya nasıl gelindi?

 Yukarıda adı geçen tarihi dönemlerin çoğunda,  “kendi barış” düzenlerini dayatan zamanın büyük güçlerinin ortak yanının, bir süre sonra uğradıkları güç kaybının, liderlik kadrolarınca kabul edilmek yerine reddedilmesi olduğunu söylemek mümkündür.

Nitekim 19.yüzyılın dünya düzenini dayatan Britanya’nın, 20.yüzyılın ilk yıllarındaki liderlerinin, imparatorluğun güç kaybı nedeniyle içine düştüğü zafiyeti kavramakta zorlandıkları anlaşılıyor. Ancak kavrayanlar da yok değildi elbette. Nitekim bunların başında gelen büyük diplomat Lord Salisbury, ülkesinin dünyaya yön verme kabiliyetinin giderek azaldığını görmüş ve “daha kötü şeylerin oluşması ihtimali karşısında, en az zararla atlatılacak önlemler” önermiş ama Pax-Britannica’nın sona ermesinin önüne geçilememişti.

21.yüzyılın ilk çeyreğinde ABD’nin de benzer zafiyetlerle karşı karşıya kalmaya başladığını, son on yıl içinde görev yapan bazı siyasi  liderlerin, Britanyalı liderlerin geçen yüzyılın başında sergilediğine benzer, basiretsiz tavırlar sergilediğini söylemek gerekir.

Nitekim, önceki ABD dışişleri bakanlarından Hillary Clinton 2010’da, “Yeni Amerika Dönemi” başlığı altında, “onlarca yıl sürecek ABD liderliğinin temelinin atıldığını” ilan etmişti. Ondan bir yıl sonra, dönemin başkanı Obama da, “her kim ABD’nin gerilediğini söylüyorsa, ne söylediğini bilmiyor demektir” sözleriyle benzer duruma düşmüştü. Önceki başkan Trump’ın da, “Önce Amerika” diyerek, İngiltere dışında, başta Almanya olmak üzere AB ve Nato üyesi ülkelerden uzaklaşıp, ülkesinin izolasyonu yoluyla dünya liderliğini koruma yoluna gideceğine dair söylemleri hatırlardadır.

Siyasetçiler bu iddialı sözleri ederken, pozitif bilimlerde kullanılan teknik ve yöntemleri sosyal bilim sorunlarına, ve özellikle uluslararası ilişkilere uygulamayı yeğleyen, Yeni Gerçekçilik akımı temsilcilerinden Harvard’lı akademisyen  Stephen Walt, on iki yıl önce yazdığı makalede, Amerikan Çağının sonuna yaklaşıldığı öngörüsünde bulunarak şöyle diyor: “ ABD, bir   süre daha büyük dünya güçlerinin (primus interpares) en güçlüsü olmayı sürdürecek,  ancak önümüzdeki yirmi yıl içinde bu durumunu koruyup koruyamayacağı belirsiz.”

 

Yeni Dünya Düzeni nasıl şekillenecek?

 Bu sorunun yanıtı şimdilik belirli gibi görünmese de, Moskova’da ve Pekin’de olduğu gibi Washington’da da, birbirini dışlayan, Pax-Americana, Pax-Russia ve Pax-China üçlüsü çevrelerinde çok kutuplu bir düzene doğru gidişi destekleyen görüşlerin ağırlık kazanmaya başladığı söylenebilir.

Bu üçlüden Rusya’nın son  üç aydır süren Ukrayna Savaşı’ndaki performansına bakılırsa, fosil yakıt kaynakları zenginliği ve nükleer silah tehdidi dışında bir hayli küçük ekonomisi ile ABD için ciddi bir tehdit oluşturması mümkün görünmemektedir.

Çin’in ise, uzun yıllardır sergilediği ekonomik büyümeler ile özellikle teknoloji düzeyinde ABD’yi sarstığı öne sürülse de, ülkenin derin iç sorunlarının liderlikleri zorladığı dikkate alındığında ABD’yi tahtından etme ihtirası, ciddi küresel güç çatışmalarına, belki de büyük savaşlara neden olabilecektir.

 

Sonuç

 Birçok doğal kaynak rezervleri yanında, özellikle fosil yakıtlar açısından zenginliğine karşın, yakın gelecekte diğer iki büyük güce göre küçük kalmaya mahkum ekonomisi nedeniyle Rusya’nın,  ABD ve Çin ikilisinden hangisine yaklaşacağını ülkedeki siyasi gelişmelerin belirleyeceğini söylemek mümkündür.

Çin’e gelince;  derin tarihi ve felsefi düşünce mirası birikiminin de desteği ile eriştiği aşamaya değin, nüfusun önemli bir bölümünü fakirlikten kurtarmasına karşın, geride kalan hala büyük kitleleri de aynı düzeye taşıyabilmesi için teknolojik gelişmesini sürdürme zorunda olduğu unutulmamalıdır.

Tam da bu yüzden, teknolojik işbirliği ve büyük pazar olanakları sunan, başta ABD ve Almanya olmak üzere diğer gelişmiş ülkeler yanında enerji ihtiyaçlarını gidermeye dönük Rusya ile detant sürecini sürdürmesi beklenmelidir. Diğer bir deyişle bir büyük savaş, Çin için en son düşünülmesi gereken bir durumdur.

Yakın gelecekteki Dünya Düzeni açısından bu üçlü içinde ne yapacağı en belirsiz olanının ABD olduğunu söylemek mümkündür. Nitekim,  Biden’ın başkanlık görevine  başlar başlamaz, politikasının ana unsurunun “dünyada demokrasi-otokrasi mücadelesi” olacağını ilan etmesi, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası, gerek Soğuk Savaş, gerekse SSCB’nin yıkılmasının ardından izlediği “uluslararası yasa tanımazlık” dikkate alındığında hiç de güven verici değildir.

Nitekim, ABD’de Establishment olarak bilinen yapının en önemli unsuru Pentagon’un, ihtiyaçları doğrultusunda, İkinci Dünya Savaşı ardından dünyanın birçok bölgesinde, ya doğrudan, ya da vekalet (proxy) savaşlarında döktüğü kanın haddi hesabı olmadığı düşünüldüğünde, bu önermenin haklılığı daha iyi anlaşılacaktır.

 

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları