25 Ocak 2022 - Hoş geldiniz

SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN DİĞER TEHLİKE: PUTİN’E ÖZENMEK

Ana Sayfa » DÜNYA » SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN DİĞER TEHLİKE: PUTİN’E ÖZENMEK

Eklenme : 13.12.2021 - 8:32

SÖNMEZ ÇETİNKAYA YAZDI- TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN DİĞER TEHLİKE: PUTİN’E ÖZENMEK

 

 Son zamanlarda bazı kalemler Türkiye’ye yeni bir kıyafet biçiyorlar. Neymiş? Altta,  Çin’in otokrat lideri Xi Jinping’in ekonomik modelinden bir pantolon, üstte de bir diğer otokrat, Rusya’nın lideri Putin’in siyasi rejiminden bir ceket! Anlaşılan, bu “anlı şanlı” kalemler, ayakkabı, gömlek ve kravatın markasını şimdilik belirlemeye gerek görmemişler!

Ayrıca, bu “kalemlerin” haber kaynaklarının gücü nedeniyle kendilerine güvenleri öyle yüksek  olmalı ki, adlarını verme gereksinimi duymadan, “devletin tüm temel güvenlik-istihbarat-savunma unsurlarının” bu yeni rejim doğrultusunda müttefik olduğunun da, altını kalın çizgilerle çizmişler. Bunun kanıtı olarak da, “Türk politik rejiminin zaten bir süredir Rusya-Macaristan-Polonya arasındaki bir yapıda”, yani siyaset literatürüne yeni giren terimle  illiberal olarak adlandırılan grupta olduğuna dair bir tespitlerini de ortaya koymaktan çekinmemişler.

Bana kalırsa ekonomi bir yana, bazı otokrasi heveslilerinin muhtemelen niyetlendikleri anayasa değişikliği ile bu ülkeye giydirmek istedikleri, kendi tabirleriyle, bu “yeni rejim”, sakil bir kıyafet  konfeksiyonculuğundan  başka bir şey değil gibi!

Ayrıca, son 10/15 yıldır, batılı uluslararası çevrelerde “otokrasi” olarak anılan sürecin, dış ilişkilerde ülkeyi büyük ölçüde yalnız bıraktığı, ekonomik olarak krizden krize sürüklediği bir ortamda, gizemli bir  ifadeyle “devletin tüm organları”, Putin Rejimi gibi anti demokratik bir düzeni neden istesinler? Bu soru karşısında akla, “acaba devletin tüm  bu organları gizli bir kamuoyu yoklamasıyla halka sorup, onların çoğunluğunun böyle bir talebi olduğunu mu belirlediler”, şeklinde bir başka soru geliyor.  Eğer değilse,  akla gelen en yakın iki olasılık; ya (her kimlerse) bu organlar, uygun bir kalem aracılığıyla böyle bir öneriyi ortaya atıp, kamuoyunun kafasını karıştırmak istemiş olabilirler;  ya da,  “kıymet-i harbiyeleri” kendilerinden menkul bu köşeciler, genellikle yaptıkları gibi, kendilerini yine abartmışlar.

Her neyse, bu soruları bir kenara bırakıp, bir an için böyle niyet sahipleri olduğunu varsayalım ve “konuşmaya değmez” demeyerek, bu tuhaf yaklaşımın üzerinde biraz düşünelim. Aslında akla gelen birçok nesnel nedeni ele alıp uzatmak yerine, en iyisi yazı konusu Rusya ve Türkiye’nin yakın tarihi üzerinden kısa bir karşılaştırma ile bir değerlendirme yapmaya çalışalım.

 Bu köşecilerin kulaklarına ayrıca fısıldanan, ekonomide Xi Ekonomisi Modeli benzerinin benimseneceği hakkındaki analizi de bir sonraki yazıya bırakarak, ülkemiz için öngörülen Putin tarzı siyaset konusunu anlamaya çalışalım.

İginçtir! Hem Rusya, hem de Türkiye, ikisi de,  yaklaşık bir asır önceki imparatorluklarından, hemen hemen aynı tarihlerde farklı yollarla kurtuldular.

 

Rusya’dan başlayalım….

Rus toplumu, feodal imparatorluktan esas itibariyle bir köylü devrimi ile kurtuldu. Ardından kurulan SSCB döneminde, başta kişisel özgürlüklerin baskı altına alındığı oligarşik bir parti diktatörlüğü altında 80 yıl yaşadı ve sonunda çöktü. Bir Rus emperyalizmi süreci olduğu sonradan açıkça ortaya çıkan SSCB olgusu da, “sosyalizm” adına kötü bir deneme olarak tarihe geçti.

Ardından girilen çok derin sosyo-ekonomik kargaşa sürecinde, o tarihe kadar Rusya’da kurulmuş devlete ait üretim tesisleri ile zengin doğal kaynakların önemli bir  bölümü, çoğu eski parti üyesi oligarklara kaptırıldı.

Sonuçta eski bir KGB ajanı olan Putin ve ekibinin manipülasyonları ile yazılan ve defalarca değiştirilen anayasa ile muhalif partiler büyük baskı altına alınarak, onun istediği süre boyunca iktidarda kalmasının önü açıldı. Nitekim Putin’e muhalif olan bazı Rus’ların yurtdışında zehirlenerek öldürüldüğüne dair haberler yaygınlık kazandı.

Yurtiçinde zehirlenen bir diğer muhalif Alexei Navalny adındaki bir avukat-aktivist-siyasetçi, Almanya’da uzun süre tedavi edildikten sonra sağlığına kavuşup ülkesine döndüğünde hapse atıldı. Yönetimin bu tavrını protesto eden gösterilerde 10 binden fazla insan göz altına alındı.

Putin’in, bütün dünyanın gözü önünde ısrarla sürdürdüğü otokratik siyasetin başta gelen nedeninin, Rusya’nın liderliğindeki SSCB’nin dağılması ile 21.yüzyılın hızla yükselen gücü Çin’in, ABD karşısında ikinci süper güç haline gelmesini hazmedememesi olduğunu söylemek mümkündür.

Nitekim bu çerçevede, Putin’in dış siyasetinde izlediği ilginç yöntemler son birkaç yıldır zaman zaman batı basınında yer almaktadır. GSMH olarak, 23 trilyon $’lık ABD ve 17 trilyon $’lık Çin’in yanında, 1.5 trilyon $’lık göreli son derece cılız sayılabilecek ekonomik hacmi ile süper güç oyunu oynamanın olanaksız olduğunun farkında olan muhteris Putin, uzunca bir süredir AB’yi istikrarsızlaştırmak için oyunlar kurmaktadır.

Nitekim  Macaristan’ı, AB içinde adeta Truva Atı gibi kullanmaktan kaçınmamaktadır. Ayrıca bazı AB ülkelerinin seçim süreçlerinde sağ ve aşırı sağ partileri desteklediğine dair haberler batı basınında zaman zaman yer almaktadır.

Putin, ülkesinin Çarlık döneminden bu yana vazgeçmediği sıcak denizlere ulaşma siyasetinin uzantısı olarak, Suriye iç savaşı sırasında yakaladığı fırsat ile Akdeniz’de Rus askeri üsleri kurdu. Kaddafi sonrası Libya’da çıkan iç savaşa paralı askerlerini göndererek müdahil oldu.

Yayılmacı ihtirasını gemleyemeyen Putin, uzunca bir süredir demografisi ile oynadığı  Ukrayna toprağı Kırım’ı 2014’de ilhak etti. Ardından, Rusya’nın eski toprakları olduğu iddiasıyla, Ukrayna’nın doğu sınırına asker yığdı ve ardından Donetsk, Luhansk, Horlivka ve Kramatorsk kentlerini ağır bombardımana tabi tuttu. İşgal ve çatışmalı süreç ABD ve AB’nin Rusya’ya kısmi ambargo uygulamasına neden oldu.

Ancak geçen hafta, Rus yayılmacılığının bütün Ukrayna’yı tehdit aşamasına varabileceğinden kaygılanan NATO adına Biden, sanal ortamda buluştuğu Putin’i  Rusya’ya uyguladıkları ambargoyu, başta bankacılık işlemleri olmak üzere her alana yayacakları konusunda uyardı. Bazı gözlemcilere göre, bu tür bir ambargo, telafisi güç sorunlara neden olacağı için Putin’in geri adım atma olasılığı yüksektir.

Öyle anlaşılıyor ki, Putin’in en büyük kaygısı, Karadeniz’in giderek  kendi hükümranlık alanından çıkmakta olması. Bilindiği gibi, SSCB dağılmadan önce, Türkiye dışında, Karadeniz’de kıyısı bulunan ülkelerin hepsi Moskova’nın kontrolü altındaydı. Sonrasında, Baltık ve Orta Avrupa ülkeleri ile birlikte Bulgaristan ve Romanya da NATO’ya katıldı. Şimdilerde Putin’i en çok kaygılandıran husus Ukrayna’nın ve Karadeniz’in doğusundaki Gürcistan’ın NATO’ya katılmaları halinde, Karadeniz’de yalnız kalamayacak olması.

 

Gelelim Türkiye’ye…

Türk toplumu da, Ruslar ile aynı tarihlerde, emperyalistlerin tasfiye ettiği, tam da feodal olmayan bir imparatorluktan, ülkeyi işgal eden emperyalistlere karşı dört yıl boyunca ülke topraklarında verdiği Kurtuluş Savaşını kazanarak kurtuldu. Atatürk’ün önderliğinde kazanılan bu savaşın hemen ardından, hayatın her alanında 15 yıl süren Devrimler ile toplum çağdaş değerlerle tanıştırıldı.

Hemen sonrasında, başta Avrupa ülkeleri ve Rusya olmak üzere dünyanın yarısına yakınını etkisi altına alan 2.Büyük Savaşın dışında kalma başarısını göstermekle kalınmadı, çok geçmeden demokratikleşme sürecine girildi.

Ancak, Atatürk’ün Devrimlerini ve Cumhuriyeti, “Bilim ve Akıl” ile çağdaşlığı yakalamak üzere emanet ettiği gençlerin yönetimine geçen ülke, O’nun sonsuzluğa göçünün ardından tam bağımsızlığını korumayı başaramadı. Cumhuriyet’in ilk on beş yılındaki  kazanımlarının bir bölümünü, izleyen yıllarda yitirmeye başladı.

Ancak bütün bunlara karşın, yine de,  yurttaşlarımızın azımsanmayacak bir bölümü, kalitesi düşük de olsa, ülkedeki demokrasi sayesinde, kişisel özgürlük, girişimcilik, üreticilik vb konularda, yaşamın birçok alanında önemli deneyimler kazandı.

Batı ülkelerine azımsanmayacak sayıda göç eden insanları aracılığıyla batılı çağdaş yaşam biçimleriyle tanıştı. Ancak, “ülkedeki sosyal gelişme, ekonomik gelişmenin önüne geçmiştir” diyen, ABD’nin  ülkedeki ilkel zihinli piyonları tarafından düzenlenen bir kaç askeri/sivil darbe ile ilerici genç kuşaklar büyük ölçüde tırpanlandı.

Bu süreçlerde ülkenin geleceğinde önemli roller üstlenecek ilerici genç kadrolar tasfiye edilince, siyasi alan, neo-liberalizmin temsilcisi Özal’ın liderliğinde çoğu sağ görüşlü oportünistlerin elinde kaldı. Sol siyaset de bundan nasibini alınca, ülke hızla Atatürk Devrimleri’nden uzaklaşıp dinci tarikatların kol gezdiği sürece sürüklendi.

Aslında ciddi bir sosyo-kültürel sorun olarak, Osmanlı döneminden beri toplumun gelişmesinin önünde en ciddi engel olan “din-siyaset” ilişkisi,  Atatürk’ü de en çok uğraştıran sorunların başında geldi. Bir başka ifadeyle, batılıların, birkaç yüzyıl önceki aydınlanma süreci sonunda, bazılarında “sekülarizm”, bazılarında da “laiklik” olarak adlandırılan rasyonel çözümlere kavuşturdukları bu sorun, Cumhuriyet’in 100.yılına doğru ne yazık ki, toplumu ciddi bir kutuplaştırma ile karşı karşıya bırakmış görünüyor.

 

 Aradaki temel fark…

 Geçmiş yüzyılların iki imparatorluğunun geçen yüzyılda çökmesi ile ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu’nun yüz yıllık geçmişine bakıldığında, aralarındaki temel farkı Kurucu Babaların çizdikleri çerçevede görmek mümkündür.

Atatürk, akılcı doğrultuda, Türkiye Cumhuriyeti’ni “ulusal” bütünlük projesi üzerinden inşa ederken, Lenin ve arkadaşları kurdukları rejimi ihraç suretiyle Rusya’yı “çok uluslu/enternasyonel” bir çizgiye taşıdılar.

Türkiye’de süreç,  Atatürk’ün dış siyasette “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesi üzerinden Türkiye’ye uluslararası alanda saygınlık kazandırırken, Rusya’nın da taraflarından biri olduğu 2.Büyük Savaş dışında kalmasını sağladı. Ancak savaş Almanya’nın ağır yenilgisi ile sonuçlanıp, Avrupa’nın yarısından çoğu Rusya’nın nüfuz alanına girince, Lenin’den sonraki Rus lider Stalin, SSCB’nin yayılma sürecini başlattı.

Stalin bu çerçevede,  Türkiye’nin doğusundan toprak ve Boğazlar üzerinde hak talebi ile işe başladı. Ancak yürüttüğü diplomasi ile savaşın dışında kalma becerisini gösteren dönemin hükümeti, Stalin’in bu tehdidi ile başa çıkabilmek için, savaş sonrası Avrupa’da belirleyici güç haline gelen ABD ile ittifak yapmak zorunda kaldı. Ancak ne yazık ki, o günlerde tutulduğu ABD oltasından, günümüze kadar kurtulamadı.

 

SONUÇ

 21.yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna doğru yaklaşılan günümüz Türkiye’sinde başta “eşitsizlik” olmak üzere her alanda sorunlar giderek derinleşip, ülke çapına yayılıyor. Yazının girişindeki yaklaşım eğer doğruysa, yirmi yılın iktidarı, son on beş yılda iyice keskinleştirdiği ülkeyi kutuplaştırma sürecinin sonunda, sorumluluğunu “dış güçler”e yüklediği büyük  sosyo-ekonomik krizden kurtulmak için, yeni siyasi ve iktisadi model arayışları içine girmiş bulunuyor.

Halbuki sorunun en önemli nedenlerinden biri, kutuplaştırılan toplumun iktidar yandaşı kesimini tahkim etmek için Atatürk’ün mirasını  reddetmek olduğunun henüz farkına varılamamış olması. İktidarın, son sosyo-ekonomik krize, bilim ve akıl dışı yöntemlerle çözüm üreteme çabası, siyasette Putin,  ekonomide de Xi modelleri gibi sözün tam anlamıyla iyice otokratik  arayışlara savrulması, ülkenin ve toplumun geleceği açısından son derece tehlikeli.

O yüzden iktidara önerimiz; eğer son büyük kriz nedeniyle çaresiz kaldıkları için, şimdiye değin izledikleri  siyasi ve iktisadi yanlışlıklarını fark edip,  bundan döneceklerse, izleyecekleri yeni siyasi ve ekonomik model, her ikisi de otokrat, Putin ve Xi’nin yolu değil, Atatürk’ün yüzyıl önce ortaya koyup uyguladığı “Bilim ve Aklın” gösterdiği yoldur.

Bu yolda hatırlamaları gereken en önemli ikinci yol gösterici de, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesidir. Bu ilke doğrultusunda, sınır ötesine yönelik Osmanlıcı heveslerinden ivedilikle vazgeçip, ülke kaynaklarını toplumumuzun daha demokratik ve eşitlikçi bir yapıya erişmesini sağlamakta kullanmaları zaruridir.

Böylece, hem yurtta barış sağlanmış olur, hem de uluslararası her endekste son 10/15 yıldır dibe sürüklenerek düşülen gelişmemiş ülkeler liginden kurtulup, saygınlık kazanılmaya başlanır.

Hatadan dönmek, hele bir ulusun kaderi söz konusu ise erdemdir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları