28 Eylül 2021 - Hoş geldiniz

VELİ BEYSÜLEN YAZDI- SALGININ ÖNÜNE GEÇİLEMEMESİNİN ASIL NEDENİ ÜRETİM ISRARI

Ana Sayfa » GÜNCEL » VELİ BEYSÜLEN YAZDI- SALGININ ÖNÜNE GEÇİLEMEMESİNİN ASIL NEDENİ ÜRETİM ISRARI

Eklenme : 02.12.2020 - 11:38

Veli Beysülen

Veli Beysülen

yazarın tüm yazıları

 

 

 

Türkiye’de ilk vakanın görüldüğü 11 Mart 2020 tarihinden sonra, mayıs ve haziranda kısmen düşüş gösteren Covid-19 (Corona) virüs salgını, ağustostan başlayarak yeniden tırmanışa geçti. Kuşkusuz bunun en önemli nedeni, ülkeyi yönetenlerin uyarılara kulak tıkaması ve salgının başından itibaren bilimsellikten uzak, palyatif tedbirlerle süreci geçiştirmeye çalışmasıydı.

 

Hükümetin hedefinde bu mücadeleden bir başarı hikayesi çıkarmak istemesi de işin cabasıydı.

 

Bu nedenle bilim insanları, sağlık emekçilerinin üye oldukları sendikalar, hekimlerin meslek örgütü TTB, muhalefet partileri, yerel yönetimler, süreçten uzak tutulmaya çalışıldı ve uyarılarına kulak verilmedi. Zira ülkenin yeni yönetim modeli olan Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde bunların hiçbirine yer yoktu. Bırakın bunları, bakanlar bile inisiyatif sahibi değiller. Sistem öylesine tek kişiye bağlı ki, Cumhurbaşkanı birkaç gün önce, “Bu işin birinci derecede sorumlusu bilim kuruludur” diyerek, topu bilim kuruluna atmış olsa da Sağlık Bakanlığı bünyesinde oluşturulan bilim kurulunun aldığı kararlar tavsiyeden öteye geçemedi. Tüm bu nedenlerle, Türkiye salgında ağır bir ikinci dalga yaşıyor.

 

İlk günden itibaren, halkın sağlığı göz ardı edildi ve mücadele ekonomik önceliklerle sürdürülmeye çalışıldı. Sendikalardan, meslek örgütlerinden ve bağımsız bilim insanlarından, muhalefet partilerinden, başta İstanbul olmak üzere, büyükşehir belediye başkanlarından gelen, zorunlu üretim yapanlar dışında tüm işyerlerinin geçici bir sürede olsa durdurulması ve genel bir karantina uygulanması yönündeki çağrılar dikkate alınmadı. Hatta bu çağrıları yapanlar, bölücülükle, yer yer vatan hainliği ile suçlandılar. Örneğin, TTB şer odağı ilan edildi ve derhal kapatılması gerektiği yönünde açıklamalar yapıldı.

 

Ne yazık ki, çalışanları koruyacak tedbirler almayan, bilim insanları ile muhalefeti, itham ve gözdağı ile susturmaya çalışanlar; reklam kampanyası yürütürcesine, bazı tanınmış isimlere çektirdikleri filmlerle 7/24 evde kal çağrılarını sürdürdüler.

 

Asıl garip olan, bir yandan evde kal çağrıları yapılırken, diğer yandan işe ara verilmeden, tam kapasite sürdürülen üretim faaliyeti için milyonlarca emekçinin çalışmaya zorlanmasıydı.

 

İşçiler denetimi yapılmayan tedbirsiz iş alanlarında, hayatları ile eve ekmek götürme arasında sıkıştırıldılar.

 

Böylece emeği ile geçinen milyonlar her gün toplu taşıma araçlarıyla veya onlara tahsis edilen servis araçlarıyla işyerlerine gittiler; atölyelerde, tezgahlarda iç içe çalıştılar; yemekhanede aynı masalarda yan yana, karşı karşıya oturarak yemek yediler ve akşam aynı şekilde servis araçlarına doluşarak evlerine döndüler.

 

Zira devlet kendilerine gelir ve iş garantisi vermediği için, birbirlerine virüs bulaştırma riski altında çalışmak zorundaydılar. Kısacası, güvenceleri olmayan işçiler için işten atılma korkusu hastalıktan ağır bastı ve hayatları pahasına da olsa çalışmaya devam ettiler.

 

Maalesef hükümet, böylesine risk altında çalıştırılan işçileri koruyacak tedbirleri almadığı gibi, onları kanuni haklarından mahrum edecek düzenlemeler yapmaktan da geri durmadı. Örneğin; 7244 sayılı Torba Kanun’a eklenen bir madde ile işçi çıkarılmasını 3 ay süre ile yasakladım dese de, yapılan düzenleme ile işverene işçiyi tek taraflı ücretsiz izne çıkarma yetkisi verildi.

 

İşyerlerini belirli bir süre kapatıp ülke genelinde karantina ilan etmeyen hükümet, işyerlerinde işçileri salgından koruyacak tedbirlerin alınmasını sağlayacak denetimleri de yapmadı.

 

Üstelik salgının hızla yayılmasını ve vaka sayılarının artmasını, yurttaşların bireysel tedbirlere uymamasına bağlayarak, sorumluluğu onlara atma yolunu seçti.

 

Hükümetin bu yaklaşımı işverenlere de sirayet etti.

 

İşverenler servis araçlarında, çalışma sahalarında, yemekhanelerde zorunlu şekilde karşılıklı temas halinde olan işçilerin birbirlerine virüs bulaştırmalarını, işçilerin işyeri dışında ki özel hayatlarında dikkatli olmamaları ile açıklayarak, salgına yakalanmalarının faturasını işçilere kestiler.

 

Buna karşı tedbir olarak da çalışanları 24 saat işyerlerine kapatmak, molalarda yan yana gelmelerini engellemek, hastalığa yakalanan işçileri işten çıkarmak veya ücretsiz izine göndermek gibi birçok hak ihlaline imza attılar.

 

Tüm uyarılara kulak tıkayan hükümetin, 1 Haziran itibari ile Dünya Sağlık Örgütü’nün koyduğu kriterler ve bilimsel yaklaşımları da görmezden gelerek, “yeni normal” adı altında turizm sektöründe faaliyet yürüten şirketlerin talebi doğrultusunda yürürlüğe koyduğu serbestleşme programı da işin tuzu biberi oldu.

 

Getirilen bu serbestleşme yurt genelinde bireysel tedbirlerde gevşemeye yol açtı.

 

Bir başka değişle, salgında bugünkü aşamaya adım adım zemin hazırlandı.

 

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, birkaç gün önce yaptığı açıklama da, “Bursa, Kocaeli ve Gaziantep’te Covid-19 vakaları belirgin şekilde artıyor” dedi. Koca’nın vaka sayıları artıyor dediği bu kentler Türkiye’nin işçi kentleridir.

 

Neresinden bakarsanız bakın, sanayi kentleri olan bu bölgelerde vaka sayılarının yüksekliği, salgının bulaşmasının sınıfsal olduğunu açık şekilde ortaya koyuyor.

 

Covid-19’un zengin-yoksul ayırımı yapmadığı, herkese eşit davrandığı tezi de boşa çıkıyor.

 

Elbette hastalığa yol açan mikrop, bakteri, virüs yolunu bulduğunda ayrım yapmadan her insanın vücuduna girer. Ancak kişinin toplumsal konumu, yaşam biçimi, risk almak zorunda olduğu koşullar, vücudunun direnci, yaşadığı çevre ile beslenme olanakları, hastalanıp hastalanmamasında belirleyicidir.

 

Ulus üstü sermaye ortaklığının da yoğun olduğu, başta otomotiv, beyaz eşya olmak üzere, imalat sanayi ile lastik, petro kimya ve dokuma sanayinin yoğun olduğu söz konusu kentler, aynı zamanda yıllardır göç alan yerlerdir. Büyük çoğunluğu Anadolu’dan göçmüş olan yoksul insanlar, kalabalık şekilde, dar alanda sıkışmış halde yaşamaktadırlar.

 

Görüldüğü gibi yoksulluğun had safhaya ulaştığı, kötü koşullarla kuşatılmış mahallelerde kalabalık aileler şeklinde yaşamak zorunda olan işçiler arasında salgın hızla yayılıyor.

 

Bu sanayi kentlerinde hastalığın yaygınlaşmasında, 1980’lerden başlayarak günümüze uzanan süreçte, işçi sınıfının sendikal örgütlenmesinin zayıflatılması, işyerlerinin denetimsizliği, işletme varsa işçi vardır mantığı ve işletmenin sürekliliğini işçinin hayatının önünde tutan sendikaların varlığı da yaşanan olumsuzluklara adeta davetiye çıkarmıştır.

 

Öte yandan, işyerlerinin denetiminden sorumlu olan Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı da işverenler rahatsız olmasın, çarklar dönsün politikasından dolayı bu işyerlerinde denetim yapmıyor.

 

İşçilerin yoğun yaşadıkları sanayi kentlerinde yerel yönetimlerin, merkezi yönetimle paralel düşüncede olmaları da ayrı bir  sorun.

 

Zira yerel yönetimler ile mülki idarelerin, merkezi yönetimin kontrolünde olması, bu bölgelerde yeterli denetimin yapılmasında engel teşkil ediyor ve önceki aylarda hafta sonları ile bayram tatillerinde uygulanan sokağa çıkma yasağında görüldüğü gibi, bu bölgelerdeki birçok işyeri, işçilerini özel izinlerle çalıştırıyor.

 

Kısacası iktidarın ekonomiyi önceleyen politikası, işçileri üretime feda ediyor.

 

Ne yazık ki çarklar dönsün ısrarı sürüyor.

 

Ve bu ısrar işçileri, dolayısıyla toplumun genelini virüs salgının hedefi haline getiriyor.

 

Kuşkusuz bu tablonun sorumlusu, süreci yönetiyormuş gibi görünüp yönetemeyen iktidardır.

 

Dolayısıyla iktidar, halkı suçlayarak bu sorumluluktan kurtulamaz.

 

Her şeye rağmen, tedbiri elden bırakmayın ve sağlıklı kalın!

 

DİSK EMEKLİ- SEN ESKİ GENEL BAŞKANI VELİ BEYSÜLEN

 

 

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları