27 Kasım 2021 - Hoş geldiniz

ZAFER ANAYURT YAZDI- KURAKLIK SORUNU VE ÇEVRECİ HAREKETLER BAĞLAMINDA İLK SORU: NASIL BİR YAŞAM? İLK ÖNERİ: TOPLUMCU SİYASET

Ana Sayfa » Köşe Yazarları » ZAFER ANAYURT YAZDI- KURAKLIK SORUNU VE ÇEVRECİ HAREKETLER BAĞLAMINDA İLK SORU: NASIL BİR YAŞAM? İLK ÖNERİ: TOPLUMCU SİYASET

Eklenme : 19.02.2021 - 16:33

ZAFER ANAYURT YAZDI- KURAKLIK SORUNU VE ÇEVRECİ HAREKETLER BAĞLAMINDA İLK SORU: NASIL BİR YAŞAM? İLK ÖNERİ: TOPLUMCU SİYASET

 

 

İklimbilimin hidroklimatoloji alanı, gezegendeki su döngüsüne ilişkin olayları inceliyor.

Bu alanda çalışan bilim adamları, bir yandan döngüsel olarak tekrarlanan olayların dinamiklerini incelerken, diğer taraftan söz konusu alandaki tarihsel değişiklikleri ve bugünden yarına beklenen eğilimleri de ele alıyorlar.

Bugün dünyada gözlenmekte olan olumsuz eğilimler son yıllarda insan yaşamına sığan zaman aralıklarında dahi gözlemlenebilecek kadar hızlanmış durumda.

Bu çalışmalara göre Türkiye, nüfusuna ve ekonomik aktivitesine bakıldığında dünya ortalamasının oldukça altında tatlı su kaynaklarına sahip bir ülke.

Türkiye’de kişi başına düşen su miktarı (1350 m3/yıl/kişi), dünya ortalaması olan 7600 m3/yıl/kişi’nin çok altında, yaklaşık altıda biri civarında.

Ayrıca bu düşük ortalama değerin her yıl dengeli olarak dağılmadığını, bazı yıllarda ülke ortalamasının çok altında su alınan, kurak yıllar yaşandığını biliyoruz.

Ağırlıklı olarak kapitalizmin içsel mantığında, kaçınılmaz ekonomik aktivitelere bağlı bir sonuç olarak yaşanmakta olan iklim değişiklikleri, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz kuşağındaki su döngüsü olaylarını olumsuz etkilemekte ve bölgenin tatlı su kaynaklarını yıldan yıla düşürmekte.

Dünya ortalamasının çok altında, altıda bir oranında olduğunu yukarıda belirttiğimiz “kişi başına” tatlı su kaynaklarının, orta vadede bugün olduğunun üçte ikisine (900 ton/yıl/kişi) düşmesi olasılığı, iklimbilimciler tarafından öngörülmekte.

İklim değişikliği nedeniyle kuraklığın bölgemizde kararlı bir eğilimle artması beklenmekte.

Suyun ciddi bir kısmı, kişi başına değil muhtelif ekonomik aktivite için harcanmakta.

İhraç ürünlerinin girdisi olarak, otomotivde ve beyaz eşya üretiminde kullanılan metallerde, tekstilde ve tarımda kullanılan suyun, mevcut nüfusla doğrudan ilişkilendirilmesi yöntemsel bir hata barındırıyor. Kârlı iş alanları açmak için sahneye konulan altyapı yatırımlarında kullanılan ekonomik girdilerin de, nüfusun ihtiyaçlarıyla doğrudan ilgisi yok.

Dünya pazarlarına yönelik ürünlerin üretim faktörü olan suyun, yurtiçi üretime yönelik üretim faktörü olan sudan ve bireysel kullanıma yönelik sudan ayrı ele alınması gerekiyor.

Boğaziçi Üniversitesinden iklimbilimci Prof. Murat Türkeş bir çalışmasında sorunu ve gerekli yaklaşımı şu şekilde özetliyor:

“Çeşitli iklim senaryolarına göre, çalıştırılan iklim modellerine göre, gelecek on yıllarda Türkiye’nin de içinde yer aldığı coğrafi bölgenin daha az yağışlı ve daha sıcak bir iklim etkisi altına girme olasılığı oldukça yüksektir; buharlaşmanın artması, yağışların sıklığında ve şiddetinde olası değişmelerin olabileceği ve kar örtüsünün azalabileceği beklenmektedir. Kuşkusuz Türkiye ikliminde beklenen bu değişikliklerin, evapotranspirasyonun artması ve toprak nemi (su içeriği) ile akış oranının azalmasına, başka bir deyişle tarımsal ve kuraklık olaylarında artışa ve şiddetlenmeye neden olacağı da beklenmelidir. Bu nedenle, olasılıkla gelecek 20 yıllık dönemde, Türkiye’de su hazne ve akiferlerinde biriken suyun akılcı/dikkatli ve etkili/verimli kullanımı ile neden sonuç ilişkilerini de dikkate alan bütüncül bir kuraklık risk yönetimi sistemi (ölçme + izleme + değerlendirme + belirleme + analiz + değerleme + planlama + erken uyarı + strateji hazırlama, vb.) yaklaşımıyla yüzey suyu ve yeraltı suyu kaynaklarının yönetimi, su yöneticilerinin ve uzmanlarının su varlığını optimize etmekle görevli oldukları başlıca stratejiler arasında yer almalıdır.”

Sermayeci itkilerin siyasetin temel belirleyeni olduğu bir durumda, akılcı bir kuraklık yönetimine geçilmesi gerçekçi olamıyor.

Madencilik, enerji ya da uygunsuz tarım gibi bölgenin su dengesini daha da bozacak projelerin fütursuzca hayata geçirilmeye çalışıldığını sıklıkla görüyoruz.

İklim değişikliğine bağlı olarak kuraklık artışı yaşandığında bu olumsuzluklar münferit olgular olarak algılanabilir.

Ancak görünen o ki on yıllar geçtikçe suya daha yüksek toplumsal maliyetler ödeyerek erişeceğiz.

Bu maliyetlerin, suyun işin içine girdiği her alana yansıyacağı bir geleceğe doğru ilerliyoruz.

Daha zor tarım, daha sarı manzaralar, şehir sularının daha büyük zorluklarla temini önümüzde bizi bekliyor. Bu maliyetlerin bireysel faturamıza yansıması engellense bile,  devlet kaynaklarına yine bizim cebimizden çıkacak ağır bedeller olarak yansıması kaçınılmaz.

Kuraklık problemi, diğer çevre problemlerinin gösterdiği özellikler düşünüldüğünde, izlenebilirliği kuvvetli bir örnek. Dünya çapında oluşan bir problemin kökten çözümü global düzeyin dışında mümkün değil.

Yerel düzeyde yapılabilecek olanlar problemin yansımalarının hafifletilmesi ve olası sonuçlardan kaçınmayla sınırlı.

Çevre Mücadelesinin Sorunları…

Çevre mücadelesine yıllarını vermiş olan birçok değerli aktivistin varlığına rağmen, bu konuda sürekli mevzi kaybetmekte ve gerilemekteyiz. Çevreye zararlı projelerin hayata geçirilmesi seyrek olarak durdurulabilmekte, bazı durumlarda yavaşlatılabilmekte, ancak proje bir kez hayata geçtikten sonra çevresel dengelerdeki olumsuz etkiler yıllar boyunca sürmekte ve konu genellikle gündemden düşmekte.

Çevre hareketinin etkisini düşüren temel nedenleri şu şekilde sayabiliriz:

– Çoğunlukla çevreye zarar veren aktivitelerin temel ekonomik itkilerine ve arkasındaki düzene değil, sadece çevresel sonuçlarına karşı bir mücadele söz konusu. Madencilik faaliyetleri bu yerelde ”yapılmamalı”, enerji santrali buraya ”kurulmamalı.” Endüstriyel tarım toprağa ve doğaya zarar vermekte. Alternatif olarak toplumcu bir düzene referans yapılamadığı için, sorun yerellerde çözülmeye çalışılmakta ve sorunun nedeni bazen insanların seçtiği “tüketimci yaşam tarzlarına”, bazen de yatırımcının aşırı kâr hırsına bağlanmakta. Böyle kısıtlı ve mevcudun alternatifini söylemeyen bir çevreci muhalefetin halk gözünde itibarsızlaştırılması ve haksız bir şekilde, bir orta sınıf sorumsuzluğu olarak, aşağıdaki gibi doğru olmayan tezlerle mahkum edilmesinin yolu açılmakta:

– hep daha çok enerjiye ihtiyaç vardır ve barbarlığa dönemeyeceğimize göre bir yerlerde üretilmelidir- modern yaşamın vazgeçilmez teknolojilerini ve araçlarını tüketebilmek istiyorsak metalik madenciliğe ses çıkarmamalıyız,

– çevreciler istihdam ve kalkınmaya engel oluyorlar,

– kalabalık dünya nüfusunu beslemek için endüstriyel tarım dışında alternatif yoktur.

Tabi ki bu savların hepsi son derece yanlı ve tartışmaya açık.

Bugün aklı karışık kimi sosyalist siyasetler de, kişi başına belirli bir miktarda enerji harcamayı sorgulamadan, çağdaş yaşamın bir olmazsa olmazı kabul etme tehlikesindedir.

Kalkınmacılıkla tütsülenmiş dumanlı kafalar, bir kez daha kapitalizmin karşısına ondan daha fazla üretme ve vermenin iddiasıyla çıkmayı hayal etmekte.

“Nasıl bir yaşam?” sorusunu çalışmak yerine, içine çekildiği yarışın kazananı olmayı düşlemek, tarihten hiç ders almamaktır.

– İş dünyası, düpedüz üretim biçimi tarafından belirlenen bu zararların kapitalizm değil, insan kaynaklı olduğu yalanını baskın şekilde işlemiş ve akıllara sokmuştur. Örneğin insanlar ısınmak için de kömür ya da doğal gaz yakmaktadır ve bu ücret seviyeleri ve üretimle belirlenmiş bir zorunluluk değil, rasyonel bir ekonomik seçimdir.

Bu demagojiye göre bireysel tüketim çevresel zararların suç ortağıdır.

Sermaye tezine göre insanları doyurabilmek için endüstriyel tarım bir zorunluluktur.

Bu karşı argümanlarla başa çıkabilmek için, toplam yeni bir “toplumcu yaşam” imgesinin yaratılması acil bir zorunluluktur.

– Çevre mücadelesinin dünya seviyesinde verilmesi gereken bir mücadele olduğu açıktır. Yerel kazanımlar, zararlı aktivitelerin dünyanın başka bir köşesinde devamına engel olamamakta ve kötü sonuçlar dünya çapında oluşmaktadır. Tüm dünya halkları aynı atmosferin ve hidrosferin altındadır.

– Çevreci hareketler siyasetten, mücadeleleri için ”siyasetten bağımsız” destek istemektedir.

Oysa çevre ile ilgili her sonuç diğer tüm alanlarda görüldüğü gibi siyasal yaklaşımın sonucudur.

Bir siyasi partinin çevre politikası, ekonomi politikasından bağımsız olarak oluşturulamaz.

İçtenlikli bir çevre duyarlılığı ancak toplam ve toplumcu bir siyaset düzeyinde ifadesini bulabilir.

Çevrecilik, angaje olacağı siyasette önerilen yaşamın toplam resmini bulamadığı sürece, tavşana kaç tazıya tut içtenliksizliğine mahkum olacaktır.

Geleneksel çevreci hareket, kendini kısıtladığı apolitik alanda kalındıkça, imkansız olan çevresel çözümler talep etmekte.

Bu talepler muhakkak “daha yaşanacak bir dünya“ hayalimizin kesinlikle çok değerli ve asla hafife alınmaması gereken bir bölümü.

Dolayısıyla siyaset, çevreciliğin haklı taleplerini kendi büyük resminin içine nasıl alacağını düşünürken, çevreci hareketin içten ve ayrıntılı bir çevre programı oluşturulması görevini önüne koyacak ciddi siyasal yaklaşımlara yönelmesi kaçınılmaz görünüyor.

.

[1]Türkiye Su İkliminin ve 2019-2020 Kuraklığının Hidroklimatolojik ve Meteorolojik Değerlendirmesi – Prof. Murat Türkeş
[2]Topraktan, açık su yüzeylerinden (buharlaşma) ve bitki örtüsünden (terleme) atmosfere yönelik su kaybına karşılık gelen birleşik sürece evapotranspirasyon (buharlaşma-terleme) (ET)” adı verilir

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları