27 Kasım 2021 - Hoş geldiniz

ZAFER ANAYURT YAZDI- YENİ VERİLER IŞIĞINDA KIRMIZIYA BOYANAN TÜRKİYE

Ana Sayfa » GÜNCEL » ZAFER ANAYURT YAZDI- YENİ VERİLER IŞIĞINDA KIRMIZIYA BOYANAN TÜRKİYE

Eklenme : 15.03.2021 - 9:27

ZAFER ANAYURT YAZDI- YENİ VERİLER IŞIĞINDA KIRMIZIYA BOYANAN TÜRKİYE

 

Salgının başından bu yana en büyük zararı gören küçük esnaftan ve kazançta duyarlı sermayeden gelen
baskılarla bir kez daha normalleşmeye açılan Türkiye çok kısa zamanda yeniden tıkanma noktasına geldi.

13 Mart tarihinde toplamda 2 milyon 866 bine ulaşan vaka sayısı bir hafta önce 6 Mart 2021
tarihinde 2 milyon 769 bin kişiydi.

Arada geçen son hafta içinde ortaya çıkan 97 bin vaka Türkiye nüfusu ile karşılaştırıldığında (iktidar tarafından kırmızı renk koduyla tanımlanan) haftalık olarak yüz bin kişide 100 kişi sınırını oldukça aşarak 114 ülke ortalamasına ulaştık.

Yani Doğu illerindeki toz mavi renge rağmen bu ortalama sayının tutabilmesi ancak ağırlıklı nüfus barındıran illerin kıpkırmızı olmasıyla mümkün. Bu durum ya 15 Mart değerlendirmesinde netlikle açıklanacak, ya da biz matematiksel tutarsızlıkların arasından gerçeği aramaya devam edeceğiz.

Salgının başından bu yana konunun uzmanlarının netlikle vurguladığı önlem karantina idi. Karantina,
bulaşıcı hastalığın türünden, mutasyonlarından bağımsız olarak izole edilmesini ve yayılma olanakları
yok edilerek etkisiz hale getirilmesini ifade ediyordu. Tüm insanlık tarihi boyunca bilinen en genel ve en
etkili yöntemdi. Aşılama ancak karantinayla birlikte ve hızlı şekilde uygulanarak toplumsal bağışıklığa
erişilebilirdi. Aşılama, karantinanın alternatifi değildi. Uyarılara kulak asılmadı.

Aşı üreten firmaların serüvenlerini takip etmeyi, bir firmaya fanatik olup ötekilerin açıklarını aramayı,
mutasyon görülme haberlerini izlemeyi çok sevdik. Salgın biliminin temel önlemini bir kenara attık.

Karantina hiçbir teknolojik meydan okuma içermiyordu. Bu kadar basit olmamalıydı çözüm.
Egemenlerin kibirleri ve kârlarına ziyan vermeksizin işlerini kesintisiz şekilde sürdürme konusundaki
ihtirasları, sonucunu halkların gördükleri ve görecekleri zararların kısa vadede bitmeyeceği artık apaçık ortada.

İkinci Dünya Savaşı’nda 400 binin biraz üzerinde kayıp veren ABD, salgında şu ana kadar 546 binin
üzerinde insanını kaybederek Büyük Savaş’tan daha büyük bir yıkımla yüzleşmek zorunda kaldı. İkinci Dünya
Savaşı’nın yıkıntıları arasında Ulusal Sağlık Sistemini (NHS) kurup ayağa kaldırmaya gücü yeten
İngiltere, virüs ile sürü bağışıklığı oyunu oynamaya karar verince, her 543 insanından birinin ölmesine
kapı aralayarak, nüfusu 10 milyonu aşan ülkeler arasında, Çekya ve Belçika’dan sonra başarısızlıkta
üçüncülüğe oturdu.

Uygar dünyaya hoş geldiniz!

Şimdi uzunca bir kayıp verenler listesinde ölüm oranı açısından ilk çeyreğe giren gelişmiş ülkelerin bir kısmına
göz atalım: Belçika, İngiltere, İtalya, ABD, İspanya, Fransa, İsveç, İsviçre, Hollanda, Almanya.

Türkiye’nin bu listede olmamasının nedenleri ise ayrı bir araştırma konusu olmayı hak ediyor.

Su katılmamış aydınımızın pek sevdiği nitelemeyle totaliter-otoriter Çin’de ise her 16 bin vatandaştan biri
kaybediliyordu.

Yani Avrupa’nın ağır topu, nispeten başarılı Almanya’da her 1136 kişiden biri
kaybedilirken, Çin bu konuda neredeyse 15 kat daha başarılı bir performans sergiledi. Buna rağmen
gözümüzün önündeki gerçeği görmek istemediğimizde görmeme davranış tarzımızdan ödün vermedik
ülke olarak. Dünya Sağlık Örgütü’nin ziyaretlerini bile yeterli görmedik ve Çin’e ilişkin sayıların sansürlü
olduğu varsayımımızı uzun süre koruduk.

Çin’in nasıl başardığını merak etmemeyi başarabildik.

Kapanma büyük ekonomik zararlara yol açacağına göre teklif bile edilemezdi.

Türkiye’nin 14 ya da 28 günlük bir kapanmaya ekonomik olarak tahammülü yoktu.

Oysa dükkanına kilit vurulanların, kayıt dışı çalışan 65 yaş üstü vatandaşların, pandemi korkusuyla işe çağrılmayan gündelikçilerin, azalan işler nedeniyle “yarın gelme” denilen kayıtsız işçilerin, pandemi bahane gösterilerek kısa çalışma ödeneğiyle yaşamını sürdürmesi istenilen kesimlerin, insanların pandemi korkusuyla evine sokamadığı tamirci ve ustaların, kısaca toplumun en güçsüz ve yoksul emekçilerinin içine itildikleri şartlara sonuna kadar
tahammül etmesi çoktan kararlaştırılmıştı.

“Madem kapanma yok, iş için evlerinden çıkarılan emekçilerin risklerini toplumsal olarak üstlenelim” de
diyemedik, dedirtilmedik. Bırakın sıradan emekçileri, salgınla her gün en ön cephede savaşan sağlık
personelinin hastalığa ilişkin risklerini bile sosyal güvence kapsamına aldıramadık. Dört yüze yakın sağlık
personelini bu süreçte kaybettik.

Bugün yazının en başında belirtilen sayılar üzerinden salgının üçüncü dalgasının üzerinde hızla
yükseldiğimiz sırada bir kez daha görüyoruz ki kayıplarımız her gün anons edilen rakamlara dönüşmüş
durumda. Hemen her gün çevremizden birilerinin daha, test sonucunun pozitif çıktığını duyuyoruz. Ancak
öğrenilmiş çaresizlik marifetiyle bu konudaki kaderimize yabancılaştırıldığımız ölçüde salgına boyun
eğmeyi öğrendik.

“Akılsız başın cezasını çekiyoruz” türünden bayat formüllere başvuranların çirkin bir gizleme görevini
yaptıklarından kuşku duymuyoruz.

Türkiye’nin sorunu akılsız değil, sadece kendine akıllı bir egemen kesimden ve temsilcisi siyasetten kaynaklı.

Bunu en yüksek bedellerle öğrendik, öğrenmeye de devam ediyoruz.

Benzer Haberler

Facebook'ta Biz

Çanakkale Rent a Car Banka Kredisi diş rehberi Bozcaada Otelleri Bozcaada Otelleri Bozcaada Pansiyonları